Katarakt Kampanyası’na gönüllü olarak katılıp Afrika’da göz ameliyatları gerçekleştiren doktorlar ve hemşirelerimiz güzel anılarını sizlerle paylaşıyorlar.
Op. Dr. Rukiye Uslup
Nevşehir Devlet Hastanesi
Değerli meslektaşlarım,
Mart 2008’de Sudan Hartum'a gönüllü olarak giden ekipteydim. İlk defa Afrika’da bir ülkeye gidiyor olmam, sıtma benzeri tropikal hastalık tehlikeleri ve çöl sıcağı gibi nedenlerden dolayı oldukça heyecanlı ve tedirgindim. Gece 11:00 sularında Hartum’a indik. Evde bir önceki grup vardı. Herkes çok yorgun ama mutlu görünüyordu, hatta ayrıldıkları için ağlayan arkadaşlar bile vardı. Ertesi gün çalışacağımız hastaneye gittik ve görevi devraldık. Basit bir operasyon ile sağlığına kavuşacakken yıllardır imkansızlıklar nedeniyle görmemeye mahkum olmuş insanları görünce çok büyük acı duydum. Türkiye’de ne kadar şanslı olduğumuzu düşündüm.
Klinikte izdiham derecesine varan uzun kuyruklar vardı. Türkiye’den yardım için gelmemizin oradaki hastalara çok büyük bir güven ve huzur verdiğini yüzlerinden anlayabiliyorduk. Onların bu halini görünce hiçbir şey düşünmeden bir an önce ameliyatlara başlamayı istedim. Afrika’nın şartlarından dolayı burada katarak sayısı ve çeşidi gerçekten çok fazla; güneş ışığının etkisi, beslenme şartları, sistemik hastalıkların tedavi edilmemesi hastalıkta büyük etken. Bir ay içinde Türkiye’de bir yılda göremeyeceğim kadar çok katarakt vakası ve çeşidi gördüm. Geçirilen enfeksiyonların, özellikle trahomun tedavi edilememesi nedeniyle korneaların %70’inde bant keratopati vardı. Lenslerin çoğu sublukseydi. Daha önce yapmadığım doğuştan katarakt ve travmatik katarakt operasyonlarını burada, komplikasyonsuz olarak gerçekleştirme imkanı buldum. Günde 15-20 arası vaka yaptım. Türkiye’de bir günde yapamayacağım bu vaka sayısını yapma gücünü, bana hastaların o sıcak ve mazlum bakışları verdi. Ameliyat sonrası yaşanan sahneler gerçekten Türk filmlerini aratmıyordu. Kliniğe yakınlarının kolunda gelen hastaların ameliyattan sonra yürüyerek gittiğini görmek bana bütün yorgunluğumu unutturuyordu. Geride gözleri açılmış 400’den fazla hasta bıraktım. Bütün meslektaşlarımı bu mutluluğu yaşamaya ve yaşatmaya davet ediyorum.
Op. Dr. Selim Genç
Göz Hastalıkları ve Cerrahisi Uzmanı
Pendik Devlet Hastanesi Başhekim Yardımcısı
Buraya ikinci gelişim. Aralık ayında, 13 günde 102 ameliyat (üç tanesi genel anestezi) yaptım. Ocak ayında ise tempo daha hızlı oldu; günde 10 ila 14 ameliyat yaptım.
Şu an kişi başı günlük 15 ameliyat planlıyoruz. Lokal anestezi ile başladık, artık hastalarla koopere olacak kadar konuştuktan sonra şimdilik birçok vakaya topikal uyguluyoruz. Kornea problemleri, özellikle bant keratopati interpalpebral aralığı tuttuğu için fako yaparken ve kapsulorheksiste zorlandık, fakat şu an bu tip vakalara giriş yerini değiştirerek fako yapmaya başladık. Komplikasyon oranı %3 civarında. PEKKEye dönmek zorunda kaldığımız vakalar oldu. Çok problemli kornealarda fako başlamayıp PEKKE ile çok iyi sonuçlar aldık. Konjenital ve travmatik katarakt sayısı %15 civarında. Daha çok genç erişkinlerde veya genç yaşta travmaya maruz kalmış 40 yaş üstü vakalarda, özellikle travmatik olanlarda, sublukse lenslere bilhassa gençlerde kolaylıkla ring uygulayarak başarılı sonuçlar elde ettik. Ön vitrektomi bu tip vakalarda sorunsuzca uygulandı ve sonuçlar çok sevindiriciydi.
Çocuklardaki bilateral kataraktları, bütün cerrahi malzemeyi yenileyerek, aynı seansta bilateral opere ettik. Şu ana kadar iki çocuk vakaya ve üç 50 yaş civarı vakaya aynı seansta bilateral katarak cerrahisi uyguladık. Endoftalmi yaşanmamış olması ise ekibin başarısının bir göstergesi sayılabilir. Her vakaya per-op zinnat ve ameliyat sonrası beş kere günde bir antibiyotikli damla ve kortikosterodli damla başladık. Sert kataraktlarda geniş kapsuoreksis yaparak birçok vakaya fako uygulayabildik.
Sudan’da cuma günleri tatil olduğundan perşembe hastalarına post-op baktıktan sonra önce Nil kenarında bir kahvaltı yaptık, sonra pazar yerine giderek sebze meyve haline daldık. Alışverişten sonra 30 km mesafedeki küçük bir köye giderek hem projemizi tanıttık hem de hasta muayenesi yaptık. Burada katarakt hastalarına veya tanı koyabildiklerimize imkanlar ölçüsünde yardımcı olduk. Eve döndüğümüzde aşçımız bize Antep usulü yemekler yaptı. Çayımı içerken internette geziniyorum; ertesi günün hasta listesi telefonla çağrıldı, 40 hasta programa alındı. Huzur ve mutlulukla yolumuza devam ediyoruz…
Op. Dr. Serkan Güreser
Şanlıufa Ortadoğu Sağlık Merkezi
Sudan’a giderken aklımda bir sürü soru işareti vardı. Havaalanında arkadaşlarla buluştuktan sonra ve özellikle 4 saatlik uçak yolculuğu sırasında yanımda Etiyopya’ya nişanlısının yanına giden Hollandalı kızla sohbet ederken aslında ne kadar büyük bir yolculuğa çıktığımın farkına vardım. Yanımdaki kız, “Neden Sudan’a gidiyorsun?” diye sorduğunda ilk etapta cevap vermekte zorlandım.
Bu cevap veremeyişim atrofiye uğramış İngilizcemden mi, yoksa benim hâlâ neden gittiğim konusunda kendi içimde bir konsensüse sahip olamayışımdan mıydı bilemiyorum ama “Kör insanların görmesi için gidiyorum.” diye cevap verdiğimde söylediğim şeye gerçekten ben bile şaşırmıştım. Yanımdaki yolcuya, “Ya, aslında şu karşında göğsünü gere gere konuşan oftalmolog şunları düşünüyor.” diyebilmek isterdim: “Ben korkuyorum, orada ne olduğunu ve nelerle karşılaşacağımı bile bilmiyorum, aç mı kalacağım -neyse, zaten diyet yapmam gerekiyor-, yatacağım yer nasıl, temiz mi?.. Beni sinek ısırsa, sıtma falan olsam çocuklarım öksüz kalır mı? Ya da hastalar mesela agresif falansa, kanun falan yoksa… Orası Afrika, bana bir şey olsa ne fark eder ki, insanın orada kıymeti yoktur ki!.. Çalışacağımız yer temiz mi? Enfeksiyon falan olursa, malzeme yetersizse, ya buralara boş yere geldiysek, hele bir de söyledikleri kadar vaka falan yapamazsak elde hiçbir şey kalmaz.”
Uçaktan indikten sonra pasaport kontrolünde ağır hareket eden görevlileri görünce de hiç rahatlamadım. Evet, aslında kendimi rahatlatacak bir şey arıyordum. Kalacağımız eve doğru yola çıktığımız zaman, sabahki o serinliği de gördükten sonra, burada aslında hava konusunda çok da sıkıntımız olmayacağını anladım. Eve geldiğimizde de mükemmel bir evimiz hatta malikanemiz olduğunu ve çalışanların özverisini görünce oldukça rahatladım. Yemekler zaten ilk günden harikaydı, “Keşke daha kötü olsaydı” diye düşündüğüm bile oldu; çünkü o zaman biraz kilo verebilirdim. Kafamda tek bir soru işareti kalmıştı o da çalışacağımız yer. Onu da öğleye doğru görünce iyice rahatladım. Çünkü gerçekten Metin Bey ve ekibi çölde adeta bir saray inşa etmiş diyebilirim. Ameliyathanemiz Türkiye’de bile çoğu yerde olmayan standartlarda idi. Hemen hiç eksik malzeme yoktu. Kaldı ki biz ilk gruplardandık. Eksikleri de birkaç günde giderdik. Burada cerrahi açıdan çok yol kat ettiğimi söyleyebilirim. Vakalar beklediğimden kolaydı. Yani hepsinin matür sublukse olacağını düşündüğüm vakalardan yarıdan fazlası nukleokortikal idi. Günler çok ama çok hızlı geçti ve eve döndüm. Kazandıklarım ise; konforlu fako yapma imkanı, sıcak dostluklar; Afrika’ya, yoksullara, insana bakış açımın gelişmesi ve birkaç kilo oldu.
Op. Dr. Fatih Mehmet Küçük
Mersin Devlet Hastanesi
14 Mart akşam üzeri İstanbul’dan havalanırken kafamda birkaç soru olmasına rağmen kalbim rahattı. Galiba bu rahatlığın sebebi de Dr. Metin Bey’in bize daha önce söylediği güvenli bir ev ve uygun bir çalışma ortamı olduğuna dair sözleriydi. Evet, söylediği kadar da vardı; çünkü Sudan’daki eve geldiğimizde gece yarısı olmasına rağmen bir önceki ekip bizi ayakta karşıladı. O gece, oradaki ekibin yanı sıra Sudan’da kalan ve tüm ekiplere yardım eden Fatma, Mehmet, Hamza ile de tanışmıştık.
Sabah, kahvaltı sonrası eski ve yeni ekip birlikte yola koyulduğumuzda konuşulan konu, ne için burada olduğumuz ve kliniğin nasıl bir ortam olduğu idi. Kliniğe ilk girdiğimde Türkiye’deki çoğu klinikten daha iyi düzenlenmiş ve donanım olarak daha iyi olduğunu gördüm. Eski ekip hemen işe koyuldu. İş paylaşımı yapılmış olduğu belliydi ve herkes kendi işini seri bir şekilde yapıyordu. İlk olarak bir önceki günün kontrolleri yapılıyor, daha sonra o gün gelen hastalar muayene ediliyor, sonra da ameliyata uygun olanlar için ameliyat hazırlığına başlanıyordu. Biz ise henüz sistemi bilmediğimizden, bütün bunları dışarıdan seyrediyorduk.
Muayenelerden sonra ameliyathaneye girildi. Sterilizasyona çok dikkat ediliyordu. Doktor arkadaşlar ve hemşire hanımlar programlanmış gibi her biri bir iş yapıyordu ve ameliyathanedeki üç masada birkaç dakika içinde ameliyatlara başlanmıştı. Bizler (yeni ekip) Sudan’daki kataraktlı gözleri ilk kez görüyorduk. Bu vakalar Türkiye’dekilerden daha kötü ve baş edilmeleri de bir o kadar zor görünüyordu. Fakat eski ekipteki doktor arkadaşlar bu vakalara alışmış ve hastaların durumuna uygun yöntemler geliştirmişlerdi. O gün, burada ilk günü olan ben ve diğer doktor arkadaşlarım ve hemşire arkadaşlar için son derece dolu ve hareketli geçmişti. Toplam 36 ameliyat yapılmıştı, aslında bizler sadece seyretmiştik fakat en çok yorulan da bizler olmuştuk. Ertesi gün bütün işler bize kalacaktı, biraz da bunun heyecanı sarmıştı hepimizi. Bir sonraki gün ameliyathanenin işleyişini öğrenip işe koyulduk ve öğleden sonra masalara geçtik. Gerçekten de kornealar kötü, irisler atrofik, lenslerin çoğu anlatılamayacak kadar sertti. Çoğu vakada pseudoeksfoliasyon vardı ve irisler büyümüyordu. Ayrıca hiç beklemediğimiz vakalarda zayıf zonüllerle karşılaşıyor, dializlerin geliştiğini görüyorduk. Kapsülleri utrata yerine bazen ancak makas yardımı ile nükleustan ayırabiliyorduk. Bütün güçlüklere rağmen aletlerimizin yeterli ve kaliteli olması bizlerin işini oldukça kolaylaştırıyordu. Buraya gelen her ekipteki doktor arkadaşlar kendi ameliyat setlerini beraberlerinde getirmişler ve dönerken de hediye olarak gururla burada bırakmışlardı. Bunların yanı sıra orada hazırda var olan ve arada Türkiye’den desteklenen setler de eksiksizdi. Günler geçtikçe ve bizler yaptıklarımızı gördükçe, insanlar ışığı gördüklerini söyleyip bizlere teşekkür ettikçe her gün farklı bir gurur ve hevesle işimize sarılıyorduk. Evet, sabah saat 09.00’dan akşam saat 18.00-19.00’a kadar çalışmak bizi yoruyordu ama yine de her akşam kendi aramızda yaptığımız o güne ait değerlendirmeler bizi mutlu ediyor ve bir sonraki güne daha hevesle hazırlanıyorduk. Günler geçtikçe farklı tip ve yapıdaki gözleri, bekli de bazılarımızın daha önce hiç görmediği kadar değişik katarakt çeşitlerini görmek artık bizi şaşırtmıyordu. Kapak deformitesi olanları, konjonktival değişiklikleri olanları, keratokonusları, travmatik gözleri ve daha nice değişik yapıdaki gözleri ameliyat ediyor ve o insanların ışıkla buluşmalarına vesile olduğumuzu gördükçe çok mutlu oluyorduk. Burada yaşananları sözle anlatmanın ne kadar yetersiz olduğunu oralara gidince siz de anlayacaksınız.
Bir ay sonra artık Sudan’a alışmıştık. İnsanlarına, sıcağına, tozuna ve her şeyden önemlisi kliniğe. Fakat artık dönüş yolu görünmüş ve görevi devralacak yeni ekip gelmişti. Buradaki tüm ekip birbirini o kadar sevmişti ki, kimse ayrılmak istemiyor gibiydi. Herkes bir kez daha gelip bu kıtadaki insanlara yeniden yardım etmek istediğini tekrar tekrar söylüyordu. Kim bilir belki farklı bir yerde yeniden görüşürüz temennileriyle Hartum’dan ayrıldık. Mutlu, huzurlu ve imkanlar elverdiğinde tekrar geleceğimizden emin olarak.
Hemşire Medine balsak
Sudan’a gitmeden önce orası hakkında fikir sahibi değildim. Sadece toprak olarak Türkiye’nin üç katı büyüklüğünde, 35 milyon nüfusa sahip, %90’ı Müslüman olan bir ülke olduğunu bilerek bu yolculuğa başladım. Uçakta etrafımızda siyah insanlardan çok, Avrupalı ve dünyanın farklı kıtalarından gelen insanlar ağırlıktaydı. Havaalanından çıktığımda karşımda 1950’lerin Türkiye’sini yaşayan bir ülke vardı. Daha uçaktan iner inmez başladı eleştirilerimiz. Hizmet sektörlerini, işletme anlayışlarını her şeyi eleştiriyorduk. Özellikle kontrolden geçen eşyalarımız ve ilaçlar tebeşirle işaretlendikten sonra rehin alındı ve kolilerimizi havalananında bırakarak (gümrük kontrolü için) oradan ayrılmak zorunda kaldık. Bir üçüncü dünya ülkesinde bulunduğumuzu hissettiren bu şeyler aslında biraz ilginç de gelmişti bize. Her ne kadar ilaçlarımızı ve lenslerimizi bir ay sonra döndüğümüzde almayı başarsak da yaşadığımız bu değişik deneyimden hepimiz memnunduk.İslam ülkeleri arasında İslami yaşamı oldukça iyi muhafaza etmiş sıcak kanlı insanlar Sudanlılar. Fakirliği en üst seviyede yaşayan, buna rağmen hırsızlığın en alt seviyede olduğu bir ülke burası. İnsanları tanımaya ve kaynaşmaya başladığımızda ise aslında bize ne kadar yakın olduklarını, bizimse onlara ne kadar uzak olduğumuzu gördüm. Aynı dini, aynı tarihi paylaşmış ve hatta Arapçalarına yerleşmiş ortak tarihimizin kanıtı olan Türkçe kelimeler, yakınlığımızın en güzel örneği. Burada sokakta gezerken kendinizi yabancı gibi hissetmiyorsunuz. “Türkiye’den geldik” dediğinizde İstanbul ve Ankara’dan başka Bodrum, Diyarbakır, Hatay’ı da iyi biliriz deyip sohbet edenler bile vardı. Ahmet, Muhammet, Fatih, Kevser isminde insanlarla tanışmak da ayrıca güzeldi. Bizim gibiydiler, fakat biz onları tanımakta gecikmiştik; onlarsa bizi tanıyorlardı. “Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir.” hadisi şerifi belki de Afrika’ya komşu olan biz Türkleri 4-5 saat ötede pek rahatsız etmiyor. Ama yanımızda götürdüğümüz oyuncaklardan verdiğimiz Sudanlı çocuk, elindeki kuru ekmeği paylaşmak için bize uzatınca, “biz neden daha önce sizin gibi her şeyimizi paylaşmadık” diye kendimize sormadan edemedik. Aciz olduğumuz kadar da duyarsızlaştığımız dünyamızda, bunları görmeyen kalp gözümüzmüş. Bir aylık sigara paramızı, yeni sezonda çıkmış bir ayakkabı parasını ya da çanta parasını göndermek de yeterli olurmuş. Etrafımıza kalın duvarlar örmüşüz. Yardım etmek için oralara gidemesek de yardım edenlerin eliyle onlara ulaşabiliriz.
Hemşire Gülşah Fatma Sert
İnsan ilginç bir varlık derim hep. Yaşadıkça keşfediyor hem kendini hem çevresini.
Gelişmeye ve değişmeye hazırsanız öğreneceğiniz çok şey var dünyadan. İlk başta atılım gibi gelen davranışlar sonra hayata bakışınızı bile değiştirebilir. Ciltlerle kitabın veremeyeceği veya öğretemeyeceği, değiştiremeyeceği sonuçlar doğurur hayatımızda. Şimdi “Bu neden bahsediyor!” diyebilirsiniz, haklısınız da.
Dünyanın dört bir yanındaki yoksul, ezilmiş insanların hayatlarını kitaplarda okur, belgesellerde izler duygulanırdım ve şükrederdim halime. Ancak yine de sorunları olan, istediklerine sahip olamamış birisi olarak görürdüm kendimi, hatta çoğu zaman haksızlığa uğramış. Sudan'a gidiş sebeplerimden bazılarıydı bu duygular. İnsanlara yardım etmek bir bakıma kendime yapılmasını istediğim şeydi. Bu nedenle ben de oradaki kardeşlerimize yardıma gitmiştim.
Buradaki insanlar halen 1900’lerin başındalar ve bu durumun suçlusu elbette ki onlar değil. Sudanlılar çok sıcakkanlı, sevecen, gizemli insanlar. Hastalarla aramızda iletişim sağlamak için gönüllü olarak bize yardımcı olan üniversiteli arkadaşların tercüme ettikleri cümleler beni çok duygulandırdı. Birçoğu ameliyattan sonra gözleri açıldığında şöyle diyordu: “Müslüman Türk kardeşlerimize bizi unutmayıp yardım ettikleri için teşekkür ederiz.” Birçok hastadan benzer şeyleri duymak insanı tarifi imkansız bir şekilde duygulandırıyor. Yurt dışında bayrağımızı görmek, yabancı bir ülkenin insanlarına ülken adına hizmet vermek ancak yaşanarak hissedilebilecek bir duygu. “Kul kulun sebepçisidir.” derler ya o misal. Elbette ameliyat masasında yatan hastalardan biri de ben olabilirdim, ama ameliyatı yapan ekibin içindeyim. Her mesleğin insanlığa borcu olduğuna inanıyorum ve bu tür projeler de insanlığa olan borcumuzu ödemenin en iyi yolu.
Bana huzur, sevgi ve insanlık adına çok şey kattı bu yolculuk. Her türlü güzel duygunun içinin boşaltıldığı dünyamızda, medeniyetin kötü yanlarından etkilenmemiş, saf kalmış insanlar görmek çok güzeldi. Bu insanlar bize sorun olarak gösterilen şeylerin sorun olmadığını, hayatta eksik olarak görüp üzüldüğümüz şeylerin gerçek olmadığını öğretti bana. Ülkeme döndüğümde huzurlu, mutlu ve her şeyden memnun bir kişiydim artık.
SÖYLEYİN ŞİMDİ KİM KİME YARDIM ETTİ SİZCE?..
Hemşire Ayşe Yazar
Konya Numune Hastanesi
Gönüllü olarak 01.02.2008 - 02.03.2008 tarihleri arasında bir ay süre ile çalışmış bir hemşireyim. Size öncelikle kendimden, sonra da bu projede edindiğim tecrübelerden ve yaşadığım duygulardan bahsetmek istiyorum.
01.04.1972’de Silifke’de doğdum. Aslen Mersin Mut’luyum. İlk ve orta tahsilimi Konya’nın Seydişehir ilçesinde, Sağlık Meslek lisesini Nevşehir’de, iki yıllık yüksek okulu da Selçuk Üniversitesi’nde tamamladım. Yaklaşık olarak 18 yıllık bir meslek hayatını geride bıraktım. Bunun ilk iki yılı sağlık ocağında, sonraki iki yılı ameliyathane yoğun bakım ünitesinde, kalan 14 yılı da ameliyathane göz masasında geçti. 14 yıllık ameliyathane servisi çalışmamda öncelikle göz, daha sonra da diğer branşların operasyonlarında aktif olarak bulundum.
Mesleğime ve kendime olan saygımdan dolayı, bu zamana kadar ameliyathane ile ilgili olarak sürekli kendimi yenileme ve araştırma içerisinde oldum. Bundan iki yıl önce de Gazi Eğitim Araştırma Hastanesi’nde üç ay süren Vitroretinal Cerrahi eğitimi aldım. Bu konuyla ilgili olarak da göz operasyonlarında severek asistan hemşire olarak çalıştım. Sanırım kendimden bu kadar bahsetmem yeterlidir.
“Afrika Katarakt Projesini” ilk kez çalıştığım klinikteki bir göz hekiminden duydum (Dr. Aydın Beyatlı).
İşe kaydımı yaptırmakla başladım. Benim için uygun olan tarihi seçip e-mail adresimi ve telefon numaramı kaydettirdim. Konya’ya döndükten sonra Metin Bey ile iletişimim devam etti.
14 yıllık ameliyathane göz hemşiresi olarak insanlara karşılıksız yardım edebilecek olmanın hazzını ve sevabını almak büyük bir mutluluk olacaktı. Bu projeyi ve konuyla ilgili kişisel düşüncelerimi etrafımdaki arkadaşlarımla paylaştım. Çok büyük destek aldım. Benimle bu projeye katılmak isteyen iki arkadaşım daha oldu. Onlar da ameliyathane hemşiresiydi. Toplam üç kişi olmuştuk. Metin Bey’le görüşerek beraber aynı tarihte gidip gidemeyeceğimizi sordum. Bunu iki buçuk ay öncesinden sorduğum için Metin Bey o tarihte gidecek hemşire olmadığını ve üç arkadaş birlikte gitmemizin sorun olmayacağını söyledi. Yalnız, arkadaşlarımdan birisi 4-B’li olduğu için bakanlık yazışmalarında kabul edilmedi ve biz iki kişi kaldık. Gitmeden önce gerek Metin Bey’le telefon aracılığıyla gerek internet ortamında görüşerek gerekli belgeler ve prosedürleri tamamladım.
Oraya gitmeden önce internet ortamından nasıl bir yerde kalacağımız, orada ne giyeceğimiz ve ne yiyeceğimize kadar her şeyi araştırmıştım. Gerçi benim için en önemli şey çalışma ortamının sterilizasyon şartlarıydı. sterilizasyon’un altını iki kere çiziyorum arkadaşlar; çünkü göz cerrahisinde sterilizasyona dikkat etmezseniz enfeksiyon iki saat gibi kısa bir sürede yayılır, dört saat gibi bir sürede hastanın gözünü geri dönüşü olmayacak bir şekilde kaybedebilirsiniz. Cerrahide kural, “yardım edemiyorsan zarar vermemektir”. Metin Bey’e aletler sterilizasyon şartları ve malzemelerle ilgili birçok sorum oldu. Metin Bey orada flaş otoklav olduğunu söyleyince bir parça olsun içim rahatladı. İnanın, imkansızlıklar altında yapılabilecek en iyi ve modern ameliyathane şartlarını orada sağlamışlardı. Gitmeden bunu nereden biliyordun diyebilirsiniz. Oradaki ameliyathane ortamını ve operasyonları evlerinizden canlı olarak internet üzerinden izleyebiliyorsunuz.
Nihayet hazırlıklarımızı tamamladık. Gideceğimiz gün yaklaştı. Afrika ülkelerine gidecek olan herkesin yaptırması gereken sarıhumma aşısını yaptırmamız gerekiyordu (Aşıyı Ankara veya İstanbul’da yaptırabiliyorsunuz.). Metin Bey bunu İstanbul’da yaptırabileceğimizi söyledi. Ben ve arkadaşım Serpil, Sudan uçağına bineceğimiz günden iki gün önce Edirne’ye gittik. Hem Edirne’deki arkadaşımızı ziyaret ettik hem de biraz dinlendik. Aşımızı uçağa bineceğimiz gün yaptırıp sonra da havaalanına gitmeyi planladık.
Havaalanında Metin Bey ile buluştuk. Oraya bizimle gidecek olan bir doktor (Dr. Ahmet Elbay) ve iki hemşire arkadaşla (Mesude, Fikriye abla) burada tanıştık. Metin Bey bize tekrar “hoş geldiniz” diyerek gidişimiz, uçak biletlerimiz, pasaportlarımız konusunda hem yardım etti hem de bilgi verdi. Sonra orada kullanacağımız disposeuble gömlek, eldiven, lens gibi çeşitli tıbbi malzemelerin olduğu valizleri, orada yiyeceğimiz kahvaltılık ve kuru gıda gibi paketleri bize teslim etti. Kendi eşyalarımız ve oraya gidecek malzemelerle birlikte uçağa bindik.
Dört buçuk saatlik uçak yolculuğu sırasında hiçbir sorun yaşamadık. Bize uçakta bir form verdiler. Geliş amacınız, adınız, soyadınız vb. soruların olduğu bir formdu bu. Formu doldurduktan sonra yanınızda bulunduruyorsunuz. Pasaport kontrolünde pasaportla birlikte görevliye veriyorsunuz. Sudan’a indikten sonra beraberimizde götürdüğümüz malzemelerin (özellikle tıbbi malzemeler) bir kısmı gümrüğe takıldı. Bazılarını kendi kişisel eşyalarımız gibi geçirebilsek de yabancı dilimizin zayıflığı nedeniyle gümrük görevlilerine derdimizi tam olarak anlatamadık ve malzemelerimizin tümünü geçiremedik. Aslında Sudan Sağlık Bakanlığı bu ameliyatları desteklemekte, yine de bazı durumları gümrük görevlilerine anlatamıyorsunuz. Ancak kalan malzemeler ayrı bir izinle sonradan alınabiliniyor (yaklaşık bir iki haftayı buluyor). Gümrük görevlilerine derdimizi anlatmak için epey dil döktük. Bu malzemelerin ameliyatlar için kullanılacağını, başka bir amacımızın olmadığını anlatmaya çalıştık. Ne yazık ki, gümrük görevlileri kendi halkları için yapacağımız ücretsiz ameliyatlar konusunda oldukça ilgisizdi. Oysaki her iki ülke sağlık bakanlığının birbiriyle protokol antlaşması var ama yine de böyle bir zorluk yaşanıyor. Yalnız, buradaki sıkıntının tıbbi malzemelerle ilgili olduğunu söylemeliyim, kendi kişisel eşyalarımızla ilgili bir problem yaşamadık.
Eve geldiğimizde evdeki arkadaşlar bizleri çok sıcak karşıladı. Bize görevi teslim edecek olan dört hemşire arkadaş, üç doktor ve tercümanımız Fatma’yla tanıştık.
Burada herkes aile gibiydi. Toplu yaşanan her yerde olduğu gibi bu evin de bazı kuralları vardı. Evimizde altı yatak odası bulunmaktaydı. Odalardan biri dört-beş kişinin kalabileceği şekilde banyo ve tuvaleti içinde tasarlanmıştı. Diğer odalar iki kişilik ama banyo ve tuvalet iki odanın kullanabileceği şekilde oda dışında yapılmıştı. Odalarda klimalar ve kıyafetlerimizi koyacağımız dolaplar mevcuttu. Oradaki insanlara yardım etmek için “çadırda bile kalırım” düşüncesi ile gitmiş birisi olarak kalacağımız yeri fazlasıyla konforlu buldum. Biz hastaneye gittikten sonra dışarıdan gelen Sudanlı bir hanım odalarımızın temizliğini yaparak yatak çarşaflarımızı değiştiriyordu. Orada sürekli kalan bir de Gaziantepli Recep ustamız (aşçı) vardı. Sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam yemeği usta tarafından hazırlanıyor. Yemekleri övgüyü fazlasıyla hak ediyordu.
Aslında burada ne anlatsam boş, yaşamanız gerekiyor. Kısacası burada sizin tam olarak ameliyatlara konsantre olabilmeniz için bütün rahatınız düşünülmüş durumda. Akşamları evde dinlenirken izlemeniz için uydu antenli bir televizyonunuz mevcut. Aynı zamanda film izlemeniz, fotoğraf seyretmeniz için bir projeksiyon cihazınız da var. Ortak kullanım alanı olan; yemek odası, televizyon izleme odası (aynı odada internet bağlantılı iki bilgisayar da mevcut), mutfak (fırın, ocak, buzdolabı mevcut) sürekli açık bulunmakta. Normal yemekler haricinde ekstra şeyler için kendiniz uğraşıyorsunuz. Her şeyden önce aile gibisiniz zaten; birisi meyve getiriyor hepiniz yiyorsunuz, birisi çay demliyor hepiniz içiyorsunuz. Orayla ilgili en çok özleyeceğim şeylerden biri de şubat ayında yediğim karpuzlar. Ev içerisinde sigara içilmiyor. Bunun sebebi de sigara içmeyenlerin rahatsız olmaması. Mesela ben sigara kullanıyorum ve sigaramı hep bahçede ya da balkonda içtim. Sigara kullanan diğer arkadaşlarım da aynı şekilde bahçe ve balkonu kullandılar. Beylerle aynı evde kalma konusunda da sıkıntı yaşamadık; çünkü burada herkes birbirinin yaşam alanına son derece saygılı.
Gelelim çalışma şartlarımıza; her gün saat 07:30’da kahvaltıya iniyor, saat 08:00 veya 08:15 gibi evden çıkıp yaklaşık 15 veya 20 dakikalık bir minibüs yolculuğundan sonra çalıştığımız hastaneye geliyorduk. Dışarıdaki hasta insan kalabalığını geçtikten sonra hemen giyinme odalarımıza gidiyor ve formalarımızı giyiyorduk (Erkekler ve hanımlar için ayrı birer giyinme odası var.). Hekimler gelen hastaları teker teker içeri alıyor, bir önceki gün ameliyat olanların kontrolünü yapıyor, daha sonra da muayene için gelenleri muayene edip katarak ameliyatından fayda göreceklerin ölçümünü yaparak pupillalarını büyütmek için bekleme odasına alıyorlardı. Hastaların pupillalarını büyütmek için birkaç Sudanlı hemşire ve Sudanlı sekreterimiz Kevser bize yardımcı oluyordu.
Biz ise hemşire arkadaşlarım ve tercümanımız Fatma’yla ameliyathaneye girip ameliyat öncesi hazırlıkları yapıyorduk. Aletleri hemen şok otoklava atıp sterilizasyonunu yapıyorduk. Bu sırada bir arkadaşımız da hemen yıkanıp steril boks gömleğini giyerek ameliyat masalarını hazırlıyordu. Burada işleri serileştirmek için iş bölümü yapmak çok önemli. Bir arkadaşımız steril bir şekilde, çalışacağımız masa sayısı kadar masaların disposeuble örtülerini örtüyor, masaya alınacak steril malzemeleri alıyor, diğer arkadaşlarımız da ona steril paketler açıyor yani sirkülelik yapıyordu. Masalar hazırlandıktan sonra dışarıdaki arkadaşlarımızdan ameliyata kim girecekse o da yıkanarak steril boks gömleğini giyip masasındaki steril aletleri kontrol ettikten sonra hekimlere ameliyat için haber veriyorduk.
Hastalar içeri kabul ediliyor, lokal iğneleri yapılıp bir on dakika beklendikten sonra doktorlar da yıkanıp ameliyata başlıyorlardı. Ameliyathanede fako cihazı bulunan iki ameliyat masası, bir de fako cihazı olmayan mikroskobu olan ayrı bir masa var. Yani ameliyathanede toplam üç masa bulunuyor. Fako olarak alınabilecekleri o iki masaya alırken pecce olarak başlanacak hastaları da üçüncü masaya alıyorduk.
Arkadaşlarımızdan Mesude 112 acil servis hemşiresiydi. Buraya gelmeden önce bulunduğu hastanede göz ameliyatlarını ve steriliteyi iyice öğrenerek gelmiş zeki bir arkadaşımız. O, fako masasının birinde çalıştı. Benimle gelen Serpil arkadaşımız zaten ameliyathanede çalıştığından steriliteyi biliyordu. Göz ameliyatları için kendi hastanemizde de ben onu yetiştirmiştim. O da diğer fako masasında çalıştı. Eğirdir Kemik Hastanesi’nden gelen Fikriye ablamız ise ameliyathane tecrübesi olmayan fakat yardım etmek için yüreğini ortaya koymuş bir insan, onu da sirkülede görevlendirdik. Ben de genelde pecce ameliyatlarının yapıldığı masada çalıştım.
Arkadaşlar, buraya gelmek istiyorsanız lütfen ameliyathane şartları, sterilite ve göz ameliyatları konusunda kendinizi bulunduğunuz yerde yetiştirin. Çünkü orada birilerini yetiştirmek için ne zaman ne de malzeme israfı lüksünüz var. Malzemelerin tekrar sterilitesi mümkün değil. Gömlekler, masa örtüleri hepsi disposeuble yani tek kullanımlık. Aramızda sadece Fikriye abla ameliyatı bilmiyordu. Ona da bize sirküle olarak yardımcı olabileceğini söylediğimizde elinden geleni yaptı.
Bu arada ameliyathanede şöyle bir kanı var: Ameliyata hemşire ve doktor girer, malzemeyi personel açar. Bu yanlış bir kanı arkadaşlar. Ameliyathanede bir sirküle (scrub) hemşire, bir enstrumante hemşire olur. Asistanlığı doktorlar yapar. Ama Türkiye’de, özellikle devlet hastanelerinde asistan doktorlar olmadığı için, asistanın işini hemşireler yapmaktadır. Tabii sayımız yeterli olmadığı için sirküle hemşire bulamadığımız zamanlarda asistanlığı biz yapıyoruz, bu koşullarda sirkülelik görevini personel arkadaşlara yaptırmaktayız. Kendi çalıştığım hastanede sirküleliği elimizden geldiği kadar biz kendimiz yürütüyoruz. Yetişemediğimiz yerlerde personel arkadaşlardan yardım alıyoruz. Bunları sizlere anlatmamın sebebi “o iş bizim işimiz değil” gibi düşüncelerinizin olmaması için. Benim fikrim, ameliyat işi bir ekip işidir, eksilenin yeri diğeri ile doldurulur. Yani herkes her işi yapar, sadece doktorun işini yapamazsınız. O da o eğitimi almadığımızdan. Bir doktor; doktorluk yapar, asistanlık yapar, enstrumantelik yapar, sirkülelik yapar, hasta yatırıp kaldırabilir. Bunların hepsi elinden gelir. Keza bir hemşirenin de doktorluk hariç diğer her şey elinden gelir, olayı böyle düşünün. Oraya yardım etmek için gittiğimizden cehaletimiz nedeniyle fazla malzeme kullanıp ya da steriliteyi bilmediğimiz için malzemeyi israf edip üç-dört insanın daha gözünü açacak malzemeyi heba etmeye hakkımız yok. Sonuçta bu işlerin bir de maliyet hesabı var. Bu maliyeti de düşünmelisiniz ki, burada yapılan harcamaların hepsi bağış.
Arkadaşlar, oraya gidiyorsanız gururdan ve kibirden arının lütfen. Sadece Allah rızasını ve kaç tane insanın gözünün açılmasında ucundan kıyısından nasıl bir faydam olur diye dününün. Dediğim gibi bir ekip çalışması yapıyorsunuz. Ekipten bir kişi bir şeyleri ters veya cahilce yaparsa bütün ekibin yaptığı iş çöker, bunu unutmayın! Bu nedenle herkesin iş konusunda kendisine çekidüzen verip anlayışlı, hoşgörülü ve sterilite konusunda aşırı titiz çalışması gerekir. Bir hastaya dikkatsizlik yüzünden bulaşan enfeksiyon, onun gözüne mal olur ve hepinizin uykuları kaçar.
Bunlar dışında, kullandığımız aletlerin bakımı da çok önemlidir. Onları yumuşak ve iyi şekilde temizlememiz gerekir. Göz aletleri mikro cerrahi aletleri olduğu için incedir ve pahalı aletlerdir. Sert bir yere en ufak bir temas aletleri kullanılamaz hale getirir. Bu yüzden ben hep şöyle derim; “Göz cerrahi aletleri çocuklarım gibidir, onlara gözüm gibi bakarım, hastalar annem babam gibidir.” çünkü nihayetinde hastalar birilerinin anneleri, babaları, kardeşleri değil mi? Cerrahi aletlerine iyi bakmalıyız; temizliğine, bakımına, sterilitesine çok dikkat etmeliyiz; onlar sonuçta ekibin en önemli parçalarındandır. İyi ameliyatlar çıkarmanıza vesile olur.
Neyse, konumuza dönelim. Hastaları içeri alıp ameliyatlara başladıktan sonra her ameliyatta kullandığımız seti steril ediyoruz, yani bir masa için iki set kullanıyoruz. Biri steril olurken diğerini kullanıyor, diğeri çıkınca ötekini steriliteye atıyoruz. Disposeuble gömlek sayımız yeterli olmadığı için gömleklerimizi dikkatli kullanıyor, gömlek değiştirmeyip sadece steril eldiven değiştiriyoruz. Eğer herhangi bir sebeple (bazen hasta temas edebiliyor) gömleğimizin sterilitesi bozulmuşsa yenisi ile değiştiriyoruz.
Dil bilmediğimizden, ameliyatlar sırasında hastalarla iletişimimiz için yanımızda sürekli tercümanımız Fatma arkadaşımız vardı. Tabii zaman zaman bu görevi Hamza ve Mehmet Bey kardeşlerimiz de üstlendi. Ama onların dışarıda başka sorumlulukları da oluyordu. Ameliyatta hastalarımızın korkuları ve endişeleri ve bu işi bilmemelerinden dolayı doğan bazı sıkıntılarımız oluyordu.
Fatma arkadaşımız Sudan’da altı sene kalmış. Sudan Hartum İlahiyat Fakültesi’ni bitirmiş. Arapça ve Sudanlıların kullandığı lehçeyi çok iyi konuşabiliyordu. Sirkülelik konusunda da ondan çok yardım aldık. Bunları söyleme nedenim ise, bu insanın sağlık çalışması ile uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığı halde ona öğretilen her şeyi, ekip çalışması ruhu ile elinden geldiği kadar yapmaya çalışmasıydı. Bu söylediklerim Hamza ve Mehmet Bey kardeşlerim için de geçerli. Yani siz nasıl elimden ne gelirse yaparım diyorsanız, onlar da aynı şekilde ellerinden ne gelirse yapıyorlar.
İlk grupta çalıştığım Dr. Davut Bey fako konusunda çok yetenekli bir üstattı. Bir günde 18 ila 21 vaka fako yapıyordu (Saat 09:30-17:00 arası). Dr. Ferruh Bey ise emekli bir göz hekimiydi, hem fako hem pecce ameliyatları yapıyordu. Ama onunla daha çok pecce ameliyatları yaptık. Çünkü bazı hastaların korneası çok bulanıktı (Keratopati bantlı). Tecrübesi, yeteneği ve Rabbimizin verdiği kuvvetle çok çok kötü vakaları yaptık. Ben 14 yıllık göz ameliyat hemşiresiyim. 17.000 ameliyata asistanlık yaptım, böyle kötü vakalar görmedim. Dr. Ferruh Bey de bir günde 10-12 ameliyat yapıyordu. Günlük ortalama 30 ila 35 vaka yapılıyordu. Dr. Ahmet Bey ise genelde hastaların muayenesi ve kabulünde görev aldı.
Ameliyatlarımızı bitirdikten sonra tekrar aletlerimizin ve ameliyathanemizin temizliğini yapıyorduk. Ameliyathanemizin temizliği için tablet tarzında suda eriyebilen dezenfekten formlardan kullandık. Aletleri protein çözücü ile yıkıyor ve kuruluyorduk. Haftada bir gün de (genelde perşembeleri) aletleri pas çözücü ile fırçalıyor, duruluyor ve kuruluyorduk. Burada kullanılan aletlerin bir kısmı direk bağış olarak gelmiş, bir kısmı da bağış paralarıyla alınmış. Yani farklı markalar mevcut. Bu farklı markaların çelik özellikleri de farklı olduğundan aynı sette steril esnasında birbiri ile etkileşim yapıp küf yapıyor. Küf oluşma nedeni sadece bu değil, buranın suyu da aletlerde küf oluşumuna neden oluyor. Bu nedenle haftada bir pas çözücü kullandık. Size daha önce de bahsettiğim gibi aletlere iyi bakmanız lazım. Göz aletleri mikro cerrahi aletleri olduğu için hem pahalıdır hem de çabuk bozulur.
Ameliyatlar bittikten sonra üzerimizi değiştirip dışarıya çıkıyor ve Nil Nehri üzerindeki köprüde yürüyüş yapıyorduk. Bazen de bir kafeteryaya gidip hem biraz hava alıyor hem de günün kritiğini çıkarma imkanı buluyorduk. Ben, sindirim sistemim çabuk bozulduğundan, ne olur ne olmaz diye, kafeteryada genelde greyfurt suyu içtim. Yerli halkın temizlik alışkanlığına güvenemediğim için dışarıda yemek yemedim. Tabii bu benim yaptığım bir şeydi. Arkadaşlarım dondurma, meyve salatası, tatlı yedi ve bir şey olmadı. Fakat hiçbirimiz yemeklerimizi dışarıda yemedik. Recep usta her zaman yemeklerimizi en güzel şekilde hazırlıyor ve bizi bekliyor oluyordu. Ustamız çeşitli ülkelerde aşçılık yapmış, yemek yapmayı gerçekten seven iyi yürekli bir insan; yani o da işinin üstadı. Bize günlük, hatta haftalık ne yemek istediğimizin bir listesini çıkarmamızı söyledi. Bu listeye göre istediğimiz yemekleri yapıyordu. Hatta bizleri şımartmak için arada bir liste dışı meyve salatası, patlamış mısır gibi güzellikler de yapıyordu. Dedim ya, burada herkes birbirini hoşnut etmek, moral vermek için, hem insanlıklarının gereği hem de bizleri motive etmek adına elinden geleni yapıyordu. Ben şahsım adına burada kendimi prensesler gibi hissettim. Arkadaşlarımın da öyle hissettiğine eminim. Akşam yemeğini yedikten sonra çay faslımız başlıyordu. Kimi çay demliyor, kimisi televizyon seyretmeye ya da internetin başına çekiliyordu. İsteyen istirahat etmek için odasına gidiyor, kimisi de ibadet için çekiliyordu; yani herkes dilediğini yapıyordu.
Haftada bir gün yani cuma günü tatil yapıyorduk. Bu tatil günlerimizde de Sudan’ın değişik yerlerine (Nil Nehri, Osmanlı mimarisinin bulunduğu mescitler, okullar, kafeteryalar vb.) geziler düzenliyorduk. Dediğim gibi, herkes birbirinin yaşam alanına saygılı olduktan ve kimse kimseyi rahatsız etmeyip anlayış gösterdikten sonra; Türkiye’nin değişik yörelerinden gelmiş, amacı sadece görmeyen insanların gözünü açabilmek olanların anlaşamaması gibi bir durum söz konusu olmuyor, bu konuda hiçbir sıkıntı çekmedik.
Arkadaşlar, insanlar yankı gibidir. Neyi nasıl söyler, düşünürseniz o şekilde size döner. Tabii bunalar benim düşüncelerim. Mevlana’nın bir sözünü hatırlatmak istiyorum; “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü” insan sevgisi olduktan sonra her yerde yaşayabilirsiniz. Neyse, konumuza geri dönelim. Günlük olarak yaptıklarımızı aşağı yukarı anlattım. Bu arada Türkiye’den Metin Bey’le de sürekli irtibat halindeydik. Ameliyathanemizdeki eksik malzemeler ya da eksilenler için bilgi veriyor, karşılaştığımız ufak tefek güçlüklerin çözümü için öneriler sunuyorduk. O da elinden ne gelirse yapıyordu. Hatta özel bir istek ama bir keresinde orada istediğimiz gibi limon bulamadığımızı söylemiştim, sağ olsunlar onu bile hemen değerlendirmeye almışlar. Gelen arkadaşlarla hemen yollamışlar. Bilmiyorum arkadaşlar, insan daha ne ister. Çalışma koşullarımızı ve yaşam koşullarımızı bu kadar kolaylaştırmaya çalışan insanlara ancak teşekkür edebilirim.
On beş günlük bir çalışmadan sonra Dr. Davut Bey’i ve çok saygı duyduğum, benim için gerçekten ayrı bir yeri olan babacan insan Dr. Ferruh Bey’i, Dr. Ahmet Bey’i yolcu ettik. Onların yerine Dr. M. Fatih Küçük (Mersin Devlet Hastanesi), Dr. İnayet Andı (Özel Ümraniye Göz Hastanesi), Dr. Veysel Aykut (Haydarpaşa Numune Hastanesi) görevi teslim aldılar. Tabii bu yeni ekiple buradan ayrılan ekip bir gün beraber çalıştılar ve görevi öyle teslim aldılar. Gelen hekimlerimizde de önce bilmedikleri bir diyarda olmanın ve karşılaştıkları vakaların zorlukları biraz panik havası yaratsa da iki gün içerisinde alıştılar. Bu ekiple önce günlük 20 ameliyat yaparken daha sonra vakaları 25-27 sayısına ulaştırdık. Buradaki vakalar, Türkiye’deki gibi her an doktora ulaşabilen insanların vakalarına benzemiyor. Bant keratopati, zayıf zonüller, önceden geçirilmiş üveyitler ne ararsanız var. Bunları gözünüzü korkutmak için değil ama durumun vahametini anlatmak için söylüyorum.
Düşünün, %20’si kör olarak doğan çocuklar, körlük nedeniyle yaşam ve iş potansiyeli kötü durumda olan gençler, senelerce bir yerden bir yere gitmek için hatta yemek yemek için bile yardıma ihtiyacı olan yaşlılar... Bu durumdaki insanlara ücretsiz ve gönüllü olarak hizmet veriyorsunuz ve onların gülen gözleri ile ellerini açıp size dua eden elleriyle karşılaşıyorsunuz. Bu ne güzel bir duygu ve haz anlatamam… Buradaki insanlar, sürekli başka ülkeler tarafından sömürülmüş, cehaletle baş başa bırakılmış. Siz onlara Türk insanının iyilikseverliğini, vefasını ve en güzeli de bunların hepsini gönülden, hiçbir karşılık beklemeden yapıyor olmanın örneğini veriyorsunuz. Ne güzel değil mi?
Bizi bu şekilde iyi insanlar olarak yetiştiren ailelerimize, öğretmenlerimize ve kendimizi geliştirmemizde faydalı olan ülkemize, iş arkadaşlarımıza, yakın arkadaşlarımıza yani emeği geçen herkese bir kez daha teşekkür etmek isterim. Çünkü buradaki insanlara hizmet ederken yukarıda saydığım kişiler sürekli bize destek verdiler.
Bir aylık özverili ve özenli çalışmamızdan sonra yaklaşık 950 vakayı komplikasyonsuz tamamladık (Allah’a şükür!). Dönüş vaktimiz yaklaşınca son birkaç gün herkes hüzünlendi. Biz ayrılacak olduğumuz için, orada edindiğimiz dostlarımız ve hastalarımız da gideceğimiz için hüzünlüydü. Ayrılmamıza iki gün kala yeni doktor ve hemşire arkadaşlar geldiler. Son vazifemiz olarak onları buradaki yaşam ve çalışma şartları konusunda bilgilendirdik. Gelen hemşire sayısı üçtü. Gelecek ekipler dörder kişilik kadrolar şeklinde ayarlanmasına rağmen kadrodaki bir arkadaşın son anda kişisel veya ailesel bazı sebeplerden dolayı gelmekten vazgeçmesi hemşire ekibini üç kişi bırakmıştı. Bu da yeni gelen arkadaşların daha fazla yorulması, eksik elemanla çalışırken temponun düşmesi demekti. Bunu şunun için yazıyorum; oraya gitmeyi gerçekten istiyorsanız, bütün işlerinizi önceden ayarlayın, tabii ki hayati durumlar hariç (onu siz de bilemezsiniz). Son anda vazgeçmeniz demek, yerinizin anında doldurulamaması demektir. Bu da oraya gitmek isteyen diğer arkadaşlarınızın hakkını yemek (yardım mahiyetinde), giden arkadaşlarınızı da yarı yolda bırakmak anlamına gelmektedir.
Arkadaşlarımıza işleri teslim ettikten ve Türkiye’deki yakınlarımız için kendimizce bazı hediyeler aldıktan sonra dostlarımızın eşliğinde havaalanına geldik. Hepimiz oradan ağlayarak ayrıldık. Bir yarımızı Sudan’da bırakarak uçağa bindik. İstanbul’a döndükten sonra teker teker vedalaşarak birbirimizden ayrıldık. Sonuçta herkes farklı yerlere gidecekti. Bu arada o gün evlerine dönemeyecek olanlar için Murat Bey İstanbul’da kalacak yer ayarlayabileceklerini, herhangi bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Biz aynı gün Konya’ya uçak biletimiz olduğu için kendisine teşekkür ettik. Çünkü hemen hemen herkes gideceği yer için önceden yer ayırtmıştı. Biletlerimizi aldık ve evlerimizin, ailelerimizin yolunu tuttuk. Bu arada İstanbul’a geldiğimizde yine Metin Bey bizi telefonla arayarak “hoş geldiniz” deyip bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını, bir sıkıntı yaşayıp yaşamadığımızı sordu; bizlere tüm ilgi ve alakayı gösterdiler. Biz yanımızda Murat Bey’in olduğunu ve gerekenleri yaptığını söyleyerek kendisine teşekkür ettik.
Nihayetinde Konya uçağına binip evimize döndüğümüzde aklımızda hâlâ Sudan’daki hastalar ve dostlarımız vardı. Evet arkadaşlar, dilim döndüğünce size yaşadıklarımı anlatmaya çalıştım. Eksiklerim var ama fazlam yok inanın. Halen orası için ne yapabilirim diye düşünüyorum. Bu düşünce ve önerilerimi Metin Bey ve İhsan Bey ile de paylaşıyorum. Örneğin, oraya gidecek gönüllü hemşire arkadaşları -çalıştığım hastanenin iznini alınmak şartı ile- göz ameliyatları konusunda yetiştirmeye gönüllü olduğumu söyledim. Bu uzun soluklu bir proje olduğu için kalifiye eleman, yani göz ameliyatlarında tecrübeli hemşire arkadaşlara ihtiyaç olacak. Üç-beş ay sonra, şayet durumum uygun olursa tekrar gitmeyi düşünüyorum. Kim bilir, belki de bu sefer başka bir Afrika ülkesi olur.
Bu proje, gerçekten güzel ve özenli hazırlanmış bir proje. Ben bu tür bir projeye ilk defa katıldım. Bundan sonra yine konusu “insani yardım” olan başka projelere de katılmak ümidiyle saygılarımı sunarım.









