“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan fakiri doyur, yetimin başını okşa.”
İbn-i Hanbel
Geride bıraktığımız yüzyıl; savaşlar, doğal afetler ve felaketlerle birlikte, milyonlarca insanın mağdur olmasına sebep oldu. Sakat insanlar, dullar ve kimsesiz yetimler ordusu, her gün haber konusu olarak karşımıza çıkıyor. Korunmaya en çok muhtaç olan kimsesiz yetimler ise, bizden sadece maddi değil, belki de en zoru olan manevi bir destek bekliyor. Bu yüzden yetim ve öksüz çocukların en azından ergenlik dönemine kadar sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak zorundayız.
Yetim ve öksüzler, bazen Filistin’de, bazen Irak’ta, Çeçenistan’da, Afganistan’da, Kosova’da ve Bosna’da karşımıza çıkıyor. Onları anne ve babalarından ayıran, kaderlerindeki savaş. Hala Irak’ta, Çeçenistan’da ve Filistin’de hem savaşı hem de yetimliği yaşayarak büyüyor birçok çocuk. Kosova ve Bosna’da ise yetim evlerinde ya da yakınlarının yanında, hep bir yanı eksik büyüyor yetim çocuklar. Yüreklerinde o eksikliği her gün yaşamaktalar. Afrika’da yetim ve öksüz olmak ise, anlatılması ve anlaşılması çok daha zor bir durum. Sudan’da, Etiyopya’da, Somali’de, Nijer’de sadece günde bir öğün sulandırılmış lapa ekmek yiyerek yaşamaya çalışan çocukların büyük çoğunluğu 5 yaşına gelmeden bu dünyaya veda ediyorlar. Bunların yanı sıra Endonezya’da tsunami yetimleri, Pakistan ve Keşmir’de deprem yetimleri ve daha pek çok yerde pek çok yetim İslam dünyasının kanatları altında korunmaktalar. Onlar İslam dünyasının yetimleri ve emaneti.
Yetim evi ve yetim çocuklar vicdanın sesidir, kendisidir. Tüm yetim evlerinin ortak ruhu ve atmosferi var. Filistin’den Somali’ye, Irak’tan Kosova’ya, Açe’den Pakistan’a kadar tüm yetim evlerinde aynı hüzün ve aynı umut var. Kaderleri ortak, beklentileri ve hayalleri, ümitleri ortak olan yetimler, İslam dünyasının anne ve babalarının şefkatlerini bekliyorlar. Hangi yetim evinin kapısını çalarsanız çalın tüm çocuklar aynı heyecan ve aynı gülümsemeyle kapıya koşarlar. Yetim yurtlarında sabah ve akşam anne ve babasızlığın hüznü vardır ve hiçbir sevinç bu eksikliğin yerini dolduramaz. Yetim evindeki gönüllü öğretmenler, günübirlik ziyaretçiler, güzel elbiseler ve hediyeler sadece geçici mutluluk oyuncaklarıdır onlar için. Her bayram hüzündür, her akşam hüzündür yetim için. Bundan dolayı yetimin başını okşamak, ruhunu okşamaktır.
Anne ve baba, evladın en büyük sığınağıdır, yarınıdır. Anne yarındır; yarın ise gelecektir, umuttur. Baba ise çocuğun ruhunun limanıdır. Yetimin ise tek hüznü ve tasasıdır yarın. Bizler yetimlerin umudu ve güveni olmak için onların yarınını ve gönlünü kazanmalıyız.
Ve yetimlerdir sadece gözleriyle konuşan. Bir mahalleye ya da bir okula girdiğinizde çocukların gözlerine bakın; hangi çocuğun gözlerinin ışığı sönük ve zayıfsa o yetimdir. Onlar gözlerinden ele verir kendilerini.
Rasulullah’a (sav), kendisinin de bir yetim olarak ilahi koruma altında büyüdüğünü hatırlatan Rabbimiz, ona şu uyarıda bulunuyor: “Öyleyse sen de yetimi sakın ezme, kahretme.” (Duha/93, 9) İslam’ın yetimlere karşı topluma yüklediği görev, aktif bir görevdir. Müslümanlar sadece yetime haksızlık etmemekle yetinemezler; onlara ayrıca iyi bir gelecek hazırlamak durumundadırlar. Yetimler bulundukları topluma emanettirler. Yetim ve öksüzlere verecek çok şeyimiz var. Onlara karşı cömert olmalıyız. Ancak cömertlik, göz kamaştırıcı hediyeler vermek değil, zamanında vermektir. Hiçbir şeyimiz yoksa bile elimizle yetimlerin başını okşamamız yeter. “Onların başını okşadığınızda arz sevincinden sallanır.” diyor Hz. Peygamber (sav). En yakınımızdan başlayarak dünyanın en uzak ülkesindeki yetimlerle el ele tutuşmak zorundayız.
Osman Atalay

