Türkçe
Deutsch

Anneler, genç anneler, on sekizinde, yirmisinde, dullar ordusu. Ne çok yarım kalan hayat vardı önümüzde. Temiz genç güzel insanların hayatları yarım bırakılmıştı. 

 

E. Çebi

 

Ramazan bizler için en güzel nasıl değerlenir? İbadetlerimizle, dualarımızla, kardeşlerimizle paylaşmakla. Hadisler, ayetler, Ramazan’ın ibadet mağfiret ve bereket ayı olduğuna dairdir hep. Bir de yoksulun, açın, düşmüşlerin derdinden anlamak için bu ibadeti farz kılmıştır Allah bizlere.

Pılımızı pırtımızı topluyoruz sessizce ve yola koyuluyoruz. En azından ellerinden tutalım kardeşlerimizin, bir kardeş selamıyla halleşelim, biraz da hediyeleşelim diye.

27 Eylül günü öğlen saatlerinde Bakü’ye doğru yol alıyoruz. Karadeniz ve Gürcistan istikametinde devam eden yolculuğumuz boyunca yılların mücadelesini düşünüyoruz bize eşlik eden bulutları seyrederken. Batum üzerindeyiz. Kafkasya’ya ırak değil yakınız artık. Yeryüzünün güzelliklerini bir de yukarıdan görüyoruz.

Yaklaşık üç saatlik bir uçuştan sonra Bakü’ye indik. Kardeş ülke Azerbaycan’dayız.

İlk gözlemlerimiz kardeş ülkeye yönelik oldu. Sokaklar, binalar, her şey çok farklı. Bize en tanıdık gelen Azeri Türkçesi. Şoför, taksi şoförü değil derya. Anlatıyor da anlatıyor. Pür dikkat dinliyoruz. Bir taraftan da Azeri Lehçesinin kulaklarımıza getirdiği eğlenceyle doluyoruz. Bir ara arkadaş Ruslardan kalma binaların eskiliğinden bahsediyordu. Maalesef Azerbaycan’ın tarihi yapıları bunlardan ibaret. Şoför hemen araya giriyor. “Yok hepsi gözeldir eski değildir. Onun gözeliği köhneliğindedir”. Bu lafın üstüne bize de sohbeti gözel gözel dinlemek düşüyor.

Ertesi gün Çeçen mültecilere kumanya dağıtımı ve yetim aylıklarının ödeneceği mekana gidiyoruz. Sokak ortasında bir kalabalık görüyoruz önce. Selam verdik ve kalabalığı hızlı bir şekilde yarıp geçtik. Dağıtım yapılacak olan yer eskiden Çeçen okulu olan boş bir binaydı. Paketler hazırlanmıştı. Yetim aylıklarını dağıtmak üzere bayanlar olarak üst kata çıktık. Alt katta da Ramazan kumanya dağıtımı yapılacaktı. Listelerimizi hazırlayıp beklemeye koyulduk. O listelerle çok uğraşmıştık. Listedekilerin isimlerini hıfz etmiştim adeta. Şimdi sahiplerini görecektik. Ramazan kumanyasını alan yetim anneleri bizim olduğumuz kata çıkıyorlardı yavaş yavaş. Bizim gözlerimiz ise ufaklıkları arıyordu. Sonra birden en yoğun anımızda yanımızda siyah kıvırcık saçlı, simsiyah, iri ve çekik gözleriyle bir melek belirdi. Bir de başında takke vardı. Takkesinden siyah kahkülleri gözlerinin üzerine düşmüştü. Babası şehid edilmiş, annesi ise Ruslar tarafından kaçırılmış, babaannesiyle kalıyor. Böyle bir güzele sahip olmak için neler vermezdi insan. Bizden uzaklaşırken gözlerimiz o melek de kaldı. Bizim ona bakışlarımıza anlam veremeyen ufaklık boş boş bakıyordu bize. Sonra gözden kayboldu babaannesiyle. Sonra anneler, genç anneler, on sekizinde, yirmisinde, dullar ordusu. Ne çok yarım kalan hayat vardı önümüzde. Temiz genç güzel insanların hayatları yarım bırakılmıştı.

Parayı alan bazıları ısrarla bize bir şeyler söylüyordu. Anlamıyorduk. Tercümanımız bize dua ettiklerini söyledi. “Ecmain” diye yanıtladık her daim. Onların yerinde olabilirdik. Burada huzur güven içinde yaratılmış olmamız bir ayrıcalık değildi.

O günü yoğun bir şekilde geçti bizim için. Bedenen olmasa da zihnen bayağı yorulduk. Bir yandan görevimizi ifa etmek, bir yandan da onları en derin hislerimizle anlamak farziyeti arasında koşturup duruyordu zihnimiz. Ayrıca Ramazan ve yetimlerin buluşması ortamı bayağı yoğunlaştırmıştı. Böylelikle ilk günü tamamladık. Akşam tercümanımız olan Çeçen bayanın evine doğru yol aldık. O da bir şehit eşiydi. Yirmi sekizinde iki şirin kız çocuğu annesiydi. Bodrum katında iki odalı küçük bir evde yaşıyordu. Evinde olanlar iki kanepe, iki yatak bir masa ve iki dolap. Bizi Çeçence karşılamak için çabucak bir Çeçen mantısı yaptı iftara. Bizler ise iftarı beklerken tekrar tekrar “kaderde bu da varmış. Başka sürprizlerin (!) var mı Allah’ım?” demekten kendimizi alıkoyamıyorduk.

Evet yemekler hazır, mantımız da. Oldukça iri ve içi bol kıymalı bir mantı. Bizim bir kaşığa kırk tane sığan mantımızla alakası yok. Ne de olsa Çeçen mantısı. O cesur yüreklerin mantısı da o kadar kıymayı barındırmak için cesur olmalı. Ona bizim verdiğimiz kumanyadan harcamamasını istememize rağmen ısrarla paketleri açtı. Yokluk diye bir şey olamazdı misafirler için. Israrlarımız bir işe yaramadı. Çeçen inadı ne de olsa.

Ertesi günkü programımızda üç Çeçen okulu ziyaret vardı. Sabah erkenden İki Çeçen okulunu ziyaret ettik. İlk olarak bir anaokuluna gittik. İçeri girer girmez o dünya tatlısı yüzleri gördük. Oturmuş çizgi film seyrediyorlardı. Bizi gördüler. Bazıları şaşkın bazıları endişeli bakıyordu. Ama hepsinde ortak olan bir sevimlilik bir şirinlik vardı. Öğretmenleri onları yerlerinden kaldırdı bize doğru yöneltti. Sabah güneşinin ışıkları da onlara eşlik etti. Bazılarının gözü yaşlıydı. Anneleri bırakıp gitmişti. Sessiz ağlıyordu biri. Gözleri ve kaşları kıpkırmızı olmuştu. Sarı bir çocuktu bu yüzden kaşlarına varana kadar kızarmıştı. Durduğu yerde, sessiz sedasız yumruk yumruk gözyaşları akıtıyordu. Yanına gittim. Ağladığını bana göstermek istemiyordu ama gözyaşlarına da hakim olamıyordu. Gururundan ağladığının görülmesini istemiyor.  Sonunda onu rahat bırakıp uzaktan izlemeye koyuldum. Onlara çikolata ve balon dağıttık. Anında balonlar onların temiz nefesleriyle büyüdü ve ortalık onların temiz çığlıklarına boğuldu. Herkes hayatından memnundu. Biri hariç. Benim gözüme kestirdiğim ufaklık hala için için ağlıyordu. Öğretmenleri onlardan Çeçen dansı yapmalarını istedi. Önce yine güzel mi güzel bir kız ve erkek çocuğu süzüldüler aralarından. Yarım metrelik boylarıyla büyüklerin oyunlarından farksız oynadılar. Ne de güzel yakışıyordu. İçimizden gidip onlara doyasıya sarılmak geliyordu. Sonra bizim sulu gözlüyü kaldırdı hocası. Görev verilmişti bir kere. Hem ağlıyor hem de bizim için dans ediyordu. Kartallar gibi ellerini açıp küçük kız etrafında dönüyordu. Ayaklarını yere öyle sert vuruyordu ki, ufaklık delikanlı oldu gözümüzde. Görevini ifa etti ve dışarı çıktı. Peşinden gittim. Merdivenlere oturmuş başını korkuluklara yaslamış, yine ağlıyordu sessizce. Okulun ilk zamanlarıydı ve bizimki buram buram anne hasreti çekiyordu belli. Ne kadar isterdim onunla oturup ona eşlik etmeyi. Ama rahat bırakayım dedim, gücünü iyi zorlamıştık ufaklığın.

Okulun ilkokul kısmına girdik. Herkes dersteydi. Bu bina bana eski filmlerdeki binaları anımsattı. Uzun tahta kapılar, duvar kağıtlarıyla kaplı duvarlar, büyük kristal avizeler, uzun tavanlar, tablolar… Teker teker sınıfları ziyaret ettik. Hepsi birbirinden güzel çocuklar sınıfları doldurmuştu. Bayan öğretmenler başlarını arkadan bağlamış, uzun ve siyah ağırlıklı kıyafetleriyle çok ciddi bir duruşları vardı. Kendimi elli yıl hatta yüzyıl öncesinde hissettim nedense. Bu sınıfları da gezdik. Gayet nezih ve temiz bir okuldu burası. Ve de şehidlerin varisleriyle doluydu. Bu hava bambaşkaydı zaten. Oradan da gözümüz arkada çıktık. Gene yarım kaldı bir şeyler, doyamadık.

Oradan ayrılıp gıda dağıtımı yapılan yere, kalan yetimlerin ödemelerini yapmak üzere gittik. Dağıtım yine tüm yoğunluğuyla devam ediyordu. Bizim işimiz ise azalmıştı. Yaklaşık 250 yetime aylık dağıtımlarını yaptık.

Yardım paketlerimizi aldık. Bir kutu da çikolata. Önce beş çocuklu bir aileyi ziyaret ettik. Gözleri görmeyen Baba Çeçenistan’a dönemiyor ayrıca gözleri görmüyor. Orada sıkışıp kalmışlar gibi. Bir küçücük odada, derme çatma bir kulübede tavanı tepemize düşecek neredeyse. Çocuklarla ilgilendik hep. Çeçen abiden haya ettik. Çünkü kim bilir belkide en ağır duyguları yaşıyordu. Birileri evine kadar yardım etmeye geliyor ve eline birkaç kuruş sıkıştırıyordu. Bu hallere düşecek adam mıydı? Binlerce kez lanet etti belki onu bu hale getirenlere.

Sonra üç çocuklu bir aileyi ziyaret ettik. Evin babasını göremedik. Anne bir köşede oturdu. Evin duvarları çatlamıştı. O köhne izbe yerlere bir sürü para veriyorlar ve güçleri buna yetmiyordu çoğunun. Oradan da emanetimizi bırakıp başka bir aileyi ziyaret ettik.

Oradan ayrılıp başka başka hikayeler dinlemek üzere misafir olduğumuz eve döndük tekrar. Fotoğraflara bakıyorduk. Bir fotoğrafta yaklaşık dokuz on kişi vardı ve bunlardan sadece biri hayattaymış şu an. Hiçbir şey diyemiyoruz. Aklımız almıyor. Ölüm bu kadar kolay bu kadar kabul edilebilir olmuş. Misafir olduğumuz hanım eşinin videoya çekilmiş görüntülerini gösterdi bize. Ben görüntülerden çok kadına bakıyordum. Sanki eşi ordaydı, onu görüyordu karşısında sanki.

Ayrılık vakti geliyor üç gün sonunda. Zihinlerimizde tarifsiz bir uğultu. Oradan ayrılırken arkada bir şeyleri yarım bırakmışız gibi bir his kaplıyor içimizi. Kaynayan bir dünyanın zihnimizdeki uğultusu yavaş yavaş kayboluyor. Bakü’den havalanıyoruz. Ramazan ise devam ediyor. Paylaşarak büyüyen ve kuşatan rahmet ayı. Neyse ki biz terk etsek de o bizim yerimize kalıyor geridekilerle. İnsan, nesy eden yani unutan. Bir bünyede nasıl barındırmalı, hem duyarlılığı hem de unutkanlığı? En azından dua edelim diyoruz istedikleri gibi.

 

 

Diğer yazılar

 

undefinedArakan ve Arakanlılar  

undefinedBangladeş'e uzanan hayır yolculuğu

undefinedDertlere deva: WEFA

Öffnet einen internen Link im aktuellen FensterKurban Burundi izlenimleri

Öffnet einen internen Link im aktuellen FensterKurban Bosna izlenimleri

Öffnet einen internen Link im aktuellen FensterSıcacık bir ülke: Sudan

Öffnet einen internen Link im aktuellen FensterEtiyopya: açlığın, kuraklığın ve ölümün iklimi

Öffnet einen internen Link im aktuellen FensterMazlum Malavi

Öffnet einen internen Link im aktuellen FensterSierra Leone' de bir hafta

Öffnet einen internen Link im aktuellen FensterAfrika

Öffnet einen internen Link im aktuellen FensterSenegal: ''Âmin desinler yeter!''

Öffnet einen internen Link im aktuellen FensterNijerya: Bayram yine gelsin!