Bangladeş, Türkiye’nin beşte biri kadar olan bir toprak parçası. Nüfusu 150 milyon civarında olan bu ülke, dünyanın nüfus yoğunluğu bakımından en kalabalık ülkelerinden biri. Topraklarının üçte biri ise bataklık. Nüfus yoğunluğu kilometrekareye 290-770 kişi arasında değişiyor. Yirminci asrın sonunda nüfusun iki misli artacağı tahmin edilmekte. Nüfusun % 90'ı köylerde, % 10'u ise şehirlerde yaşıyor. Halkın % 88'i Müslüman. Ekonomisi tarıma dayalı olan ülkenin başlıca ürünleri, pirinç, Hind keneviri ve çay. Okuma-yazma oranı en düşük ülkelerden bir tanesi. Sadece % 33.1'i okuma-yazma bilmekte. Köylerinde ekseriya ilkokul bulunmamakta. Halkın kültür seviyesi ve ekonomik durumu ise çok düşük.
Bedriye Özdemir
Bangladeş’e, hayırseverlerin bağışlarını gerçek ihtiyaç sahibi kardeşlerimize ulaştırmak, yani veren el ile alan el arasında köprü olmak için gidiyor olmam beni çok heyecanlandırmıştı. Coğrafi olarak bize çok uzak olan bu ülkenin, manen bize çok yakın olduğunu biliyordum. Çünkü bir İslam coğrafyasıydı; kardeşlerimizin diyarıydı orası...
Bitmek bilmeyen yolculuğun ardından Dakka havalanına ayak bastığımızda her yönüyle çok farklı bir ülke olduğunu anlamak zor değildi. Akşam saatlerinde otelimize geldiğimizde oradaki partner organizasyonumuz olan İslamic Aid’in yetkilileri ile geç vakte kadar bir haftalık dolu dolu bir proğram hazırladık. Proğramımız çok yoğundu. Bir hafta içerisinde Bangladeş’in en kuzeyinden en güneyine kadar olan proğramımızı yetiştirmeyi ümit ediyorduk.
İlk günümüzü, yapacağımız yardımların organizesine ve dağıtacağımız yardımları temin etmeye ayırdık. Yardım götüreceğimiz yetimhaneler ve okullar için alışveriş yaptık.
Dakka eski bir şehir görünümünde
Bu esnada Dakka’yı gözlemleme fırsatını bulduk. Akşam geldiğimiz için pek bir şey görememiştik. Çünkü şehirde yol ve sokakların aydınlatılması iyi değildi. Başkentte bile çoğu ev ve sokaklarda elektrik yoksa diğer bölgeler nasıldı acaba? Zaten burada en çok sorduğum soru: Başkent böyleyse diğer yerler nasıl? idi.
Dakka eski bir şehir görünümünde. En yeni binaların dışında herşey eski. Her taraf insan kaynıyor, sanki her yer miting alanı. Ve çok ilginçtir ki hep genç insanlar ve çocuklar. Bazen yaşlı arıyor gözlerimiz. Bir de kadınları sokaklarda fazla göremiyoruz. Dünyada en çok rikşanın bulunduğu ülke olan Bangladeş’te nereye baksanız rikşa görüyorsunuz. Yolda ilerlerken Bangladeş’in ne kadar fakir bir ülke olduğu hemen farkediliyor. Sokaklardan, insanların üst başlarından, binalardan, çocuklardan, arabalardan yani herşeyden anlayabiliyorsunuz bunu. Çıplak çocuklar, perişan insanlar sokakları mesken edinmişler. Ailece parklarda, kaldırımlarda yaşıyorlar. Başkent Dakka’daki hayat böyleyse Dakka dışındaki hayat bizi düşündürüyor!
Fakir ama mutlular
İnsanları zayıf, çelimsiz ve bitkin görünümlü. Ama çok güleryüzlü, samimi ve misafirperverler. Ayrıca çok sakin insanlar. Ve herşeye rağmen mutlu olabilen, gülümseyen insanlar.
Barakalardaki onbinlerce hayat
Ziyaretimizin ikinci günündeyiz. Dakka’nın merkezinde bataklığın içinde, küçücük barakalarda yaşamaya çalışan on binlerce Bangladeşli olduğunu öğreniyor ve o insanları görmeye gidiyorduk.
Arabada tercümanımız bize buradaki insanların fakirliğinden bahsettiğinde, burada gördüğümüz insanlar zaten hep fakir daha da fakiri nasıl ki diye düşünmüştüm. İnsanın daha önce hiç görmediği manzaraları anlaması mümkün olmuyormuş. Bunu en iyi burada anladım.
Kısa bir yolculuktan sonra demiryolunun bulunduğu bir yere gelmiştik. Başkent Dakka’nın tam ortasında bir yer. İlk dikkatimi çeken şey; insanların özellikle çocukların demiryolunu mesken edinmiş olmalarıydı. Her 10-15 dakikada bir tren geçiyor. Ve öğreniyoruz ki bu demiryolunda çok çocuk can veriyormuş. Madem bu kadar tehlikeli neden evlerinde oturmuyorlar ya da evlerinin bahçelerinde oynamıyorlar ki diye düşünmeden edememiştim. İlerledikçe anlamaya başlıyorum: Hangi evde oturmak? Daha doğrusu evler nerede? Gördüğümüz şeyler ev değilki! Hatta bizim bildiğimiz baraka bile değil bunlar. Direklerin üzerine yapmışlar barakalarını. Çünkü altları tamamen pislik ve çöp dolu. Bataklığın içinde yaşıyorlar. Her yerde ağır bir koku var. Çoğu zaman dayanamayıp elimle burnumu kapatıyorum.
Kaldıkları barakalar birer küçük odadan oluşuyor. Kalabalık olan bu ailelerin akşamları hep birlikte bu küçücük odalara nasıl sığdıklarını çözmeye çalışıyorum. Evlerin içinde hiç bir şey yok. Ne elektrik, ne su, ne de bir eşya. Biraz kap kacak ve sanırım üzerinde yattıkları örtüleri. Çocukların çoğunun üzerinde elbise bile yok. Çıplak bedenleri toz toprak içinde.
Bizi satın almaya mı geldiniz!
İnsanlar bize bakarken biraz çekingen biraz ürkekler. Nedenini soruyoruz? Aldığım cevap kanımı donduruyor. Bizi satın mı almaya geldiler diye soruyorlarmış! Neden böyle düşündüklerine bir türlü anlam veremiyorum o an. Sonra öğreniyorum ki ne oldukları belli olmayan bir çok kuruluş buraya geliyormuş ve daha iyi yaşam vaadiyle özellikle çocukları alıp götürüyorlarmış!
Alın çocuğumu götürün!
Biraz daha ilerledikten sonra bir bayan geliyor yanımıza.
Çocuğunu göstererek ağlamaklı bir halde bize bir şeyler söylüyor. Tercümanımız kadının, çocuğunu götürmemizi ve onu bu hayattan kurtarmamızı istediğini söylediğinde zaten hakim olamadığımız gözyaşlarımız hepten isyan ediyor. “Her birimiz bir köşede kendimize gelmeye çalışıyoruz o şaşkın bakışlar arasında. Öyle bir haldeler ki bir anne çocuğunu hiç bilmediği birilerine vermeye razı. Yeter ki yavrusu bu hayattan kurtulsun.
Meğer fakirlik buymuş!
Böyle bir yer daha önce hayatımda hiç görmemiştim. Fakirliğin ne olduğunu daha yeni öğreniyordum. Dünyanın bir çok nimetinden, özellikle de teknoloji nimetinden tamamen uzak yaşıyor bu insanlar. Bırakın televizyonu, buzdolabını, mobilyayı halıları bile yok.
Su taşıyan kadınları çocukları soruyoruz, suyu nereden getiriyorlar diye? Uzak bir yeri anlatıyorlar. Hemen yakınlara bir yere kuyular açalım diyoruz. Ancak o bölgede temiz su çıkarılamıyormuş. Barakaların yanında küçük bir su birikintisi var. Suyu pis mi pis. Tam bir mikrop yuvası. Orayı işaret ediyorlar. Tüm temizlik işlerini ve banyolarını burada yapıyorlarmış. İçinde yıkanan insanları ve çocukları görmesek kesinlikle inanmazdık buna!
Hem bölgenin bataklık olmasından, hem pislikten hem de kirli sudan dolayı insanların çoğu hasta. Bir çoğunun bedenlerinde derin cilt yaraları görüyoruz. Hele o çocukların içler acısı hali! Yaralara nasıl katlanıyorlar o küçücük bedenleriyle! Bir de çocukların çoğunun karınları şiş. Belli ki hasta hepsi. Kimisi hastalıktan kimisi de açlıktan her biri bir tarafta yatıyor. Bazı çocuklara kalkıp evlerinde yatmalarını söylüyoruz ama hangi yatakta! Ha evde yatmışlar ha sokakta!
Daha fazla ilerlemeye cesaret edemiyor ayaklarımız. Bu ana kadar gördüklerimizi yüreğim hazmedemiyor. Daha fazlasını kaldıramam diyorum. Diğer arkadaşlarım da benimle aynı fikirdeler. Otele dönmek için toparlanıyoruz. Arabada hiç kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Sadece birbirimizin gözlerine bakıyoruz, gördüklerimiz gerçek miydi dercesine!
Kahvaltı yapıp çıkmak için otele gelmiştik. Ama hiç birimizde bir lokma yiyecek iştah kalmamıştı. Tercümanımızla sohbete başladık. Bu insanlar için ne yapabiliriz diye soruyoruz. Bize, barakalarda yaşayan insanların sadece bizim gördüğümüz kadar olmadığını, daha bir çok yerde ve daha kötü şartlarda yaşayan onbinlerce insanın olduğunu söylüyor. Tercümanımız anlatmaya devam ederken ben de duyduklarımı anlamaya, anladıklarımı da hazmetmeye çalışıyorum. Diyor ki; bu gördüğünüz insanlar yine de şanslılar. Çünkü arasıra da olsa buralara yardımlar geliyor. Her gün olmasa da yine de yiyecek birşeyler buluyorlar. En azından çalışıp bir şekilde geçiniyorlar. Evet, bunlar çok fakir ve muhtaç insanlar ama Bangladeş’in güneyinde bulunan Arakan mültecileri daha fakir ve daha muhtaç durumdalar...
Biraz önce gördüğüm insanlar hayatımda gördüğüm en fakir insanlardı. O yüzden daha fakirini beynim algılayamıyordu.
Yollarda herşey var...
Duygularımız o kadar allak bullak olmuştu ki bu sohbet bitmeyecekti. İslamic Aid’teki arkadaşlar artık gitmemiz gerektiğini söyleyince tekrar yola koyulduk. Bangladeş’in en kuzeyine, Hindistan sınırına gidiyorduk. Gideceğimiz yer Sharpur bölgesi idi. Dakka’dan uzaklığı 150 km. olmasına rağmen 4 saatte gideceğimizi duyunca şaşırıyoruz. Bir yanlışlık olmalı diyoruz. Yollar çok kötü diyorlar. Yola çıkınca anlıyoruz ne demek istediklerini.
Yollar bozuk anladık ta ya yoldakiler! Arabaların dışında insanlar, çocuklar, hayvanlar, rikşalar, baby taxiler yani herşey var. Ve herkes kendi halinde. Biz geliyoruz diye kimse bir tarafa çekilmiyor. Yani bizim gibi yol gitmek isteyenler binbir zorlukla yol katetmek zorunda. Kalabalığın yanı sıra yollarda bizi en fazla tedirgen eden, trafiğin, İngilizlerdeki gibi sağdan akmasıydı. Ha şimdi çarptık, şimdi çarpacağız diye, hop oturup hop kalkıyoruz ama şoförler bana mısın demiyor. Burada araba kullanmak sadece cesaret değil aynı zamanda büyük maharette gerektirmekte. Buradaki şoförleri tebrik ederken, bundan sonra Türkiye’nin trafiğine hiç kızmama kararı alarak yolumuza devam ediyoruz.
En kuzeyde, Hindistan sınırında bir okul
Şimdiye kadarki en tehlikeli araba yolculuğumuzun ardından Sharpur bölgesindeki bir köy okuluna geliyoruz. Günlerden Cuma. Cuma günleri Bangladeş’te resmi tatil. Her yer gibi okullar da kapalı. Biz geliyoruz diye öğrencileri bugünlük okula çağırmışlar. Hepsi de küçük küçük öğrenciler. Ne kadar fakir oldukları üstlerinden belli. Biz heyecanlıyız ama onlar bizeden de heyecanlı. Okulun bahçesinde etrafa bakınıyorum. Daha önce 100 öğrencilik olduğunu bildiğim okulu arıyor gözlerim. Ne olduklarına anlam veremediğim iki küçük bina var önümde. Onların okul olması imkansız diye düşünüyorum kendi kendime. Tercümanımız anlamış olacak ki bana okulu işaret ediyor. Yani önümde duran küçücük yeri gösteriyor. Bir yandan dışarıdan 3 tane küçücük odalarının olduğu belli olan binaya bakıyorum bir yandan da önümde duran 100 öğrenciye! Bu öğrencilerin buraya nasıl sığdığını merak ediyorum. Hatta bu odalardan bir tanesi de müdür ve öğretmenler odası imiş. Yanındaki bina da köyün camisi.
Burada gördüğümüz camiler bize çok ilginç geliyor. Türkiye’de alıştığımız o gösterişli camilerden ziyade oldukça mütevazi mescitlerle dolu burası. Normal bir odayı andıran mescitlerde halılar bile yok. Hatta çoğu mescitlerde abdesthane bile olmaması bizi şaşırtıyor.
Küçük öğrenciler bizi neşelendiriyorlar. Bizim için hazırladıkları gösteriyi ilgiyle izliyoruz. Kısa bir konuşmadan sonra tüm öğrencilere çanta, defter ve kalem gibi kırtasiye malzemeleri dağıttık. Çocukların, çantalarını alıp yerlerine geçtiklerinde, heyecanla içlerindekini çıkarıp birbirlerine göstermeleri, o an ki mutlulukları herşeye değerdi.
Namazlarımızı okulun yanındaki camide eda ettikten sonra caminin imamı ile görüşüp, caminin ihtiyaçlarını öğreniyor, bir miktar yardımda bulunup tekrar yola koyuluyoruz.
Yetimin boynu bükük olurmuş!
Bir başka köyde bulunan yetimhaneye gidiyoruz. 6 ila 14 yaşında 80 yetimin barındığı bir yetimhane burası. Bizim geleceğimizi bildikleri için önceden hazırlık yapmışlar. Heyecanla bizi bekliyorlarmış. Daha bahçeden içeriye girer girmez hepsi etrafımızı sarıyor. Biraz çekingen ama oldukça meraklı gözlerle etrafımızda dolanıyorlar. Daha önce çok yetim görmüştüm ama yetimhane görmemiştim. Yetimin boynu bükük olur derler ya, gerçekten de öyle! Gurupta iki bayandık. Ve çocukların bize olan ilgisi çok farklıydı. Belli ki anne özlemini gidermek istiyorlardı. Onların bu sevgiye susamışlığı karşısında nasıl hareket edeceğimizi şaşırmıştık. Peygamber Efendimiz (sav)’in hadisine nail olabilmek için devamlı yetimlerin başlarını okşuyorduk. Birisinin başını okşadığımızda ya da birisine biraz ilgi gösterdiğimizde önümüzde onlarcası sıralanıyordu. Dillerimizi bilmiyor, bire bir konuşamıyorduk ama gözlerimizle çok şeyler anlatıyorduk birbirimize!
Hep birlikte kaldıkları yerleri gezdik. Hepsi de aynı yerde yatıyor, aynı yerde ders yapıyor ve aynı yerde yemek yiyorlardı. Bazı yetimlerin hayat hikayelerini öğrendik ve duygulu anlar yaşadık.
O, hiç kimse değil benim annemdi!
Daha sonra hem öksüz, hem de yetim olan bir çocuk bize bir şeyler söylemeye başladı. Çok güzel bir sesi vardı. Acıklı bir şeyler söylediği belliydi. Nedense hepimiz de ilahi söylediğini düşünüyorduk. Söylerken sesi titriyor ve bazı yerlerde zorlanıyordu. Diğer yetimler de birden masumlaşıverdi. Çocuğun ne söylediğini merak etmiştik. Hepsinin birden boyunları öne eğilmişti. Birden bir sessizlik oluverdi. Herkes susuyor kimse kimseye bakmıyordu. Hemen tercümanımıza soruverdik ne söyledi diye? Bize "anne" ile ilgili okuduğunu söyler söylemez bu sefer bizler başlarımızı öne eğmiş, gözpınarlarımıza söz geçirmeye çalışıyorduk. Yetimlerin önünde ağlamak olmazdı. Onları daha da üzecektik. Ama gözlerimiz laf dinlemiyordu ki. Söylediği ilahinin sözleri bizi çok etkilemişti:
Bir insan benim kalbimde hala duruyor.
Anne lafı benim kulağıma çok hoş geliyor.
Ben bu ismi bir türlü unutamıyorum,
O hiç kimse değil benim annemdi!
Onun ismini duyunca kalbim hala ağlıyor,
Annem annem canım annem.
Bir kere beni yavrum diye çağırsa
benim kalbim huzur doluyordu.
Ben seni kaybetmek istememiştim
ama sen benden çok uzaklara gittin!
Çoğu gece onu düşünmekten gözüme uyku girmiyor
Sen neden beni bırakıp gittin.
O hiç kimse değil benim annemdi!
Biraz kendimizi toparladıktan sonra, o duygu yüklü havayı bozup çocukları sevindirelim dedik. Zaten buraya gelmemizdeki amaçta bu değilmiydi. Onlara biraz ilgi göstermek, ana-baba şefkati vermek ve hediyelerle onları sevindirmek. Her birine pantolon ve gömlekten oluşan yöresel bir kıyafetle, spor ayakkabısı ve çoraplar hediye ettik. Hediyelerini alan çocukların sevinci görülmeye değerdi. Proğramımız bitmiş ayrılık vakti gelmişti. Bizleri sevinçle karşılayan çocuklar, boyunları bükük bir şekilde bizi uğurluyorlardı.
Daha sonra gelişim projesi kapsamında fakir ailelerin kendi geçimlerini kendilerinin temin edebilmesi için iki aileye rikşa, iki aileye de dikiş makinaları yardımında bulunduk. Ayrıca farklı bölgelere su kuyuları dağıtımını yaptık.
Oldukça yorucu ama bi o kadar da huzurlu geçen günün ardından, geç vakitte Dakka’ya doğru yola çıktık.
Betonda yatan yetimler!
Ertesi gün uçakla Chittagong’a oradan da beş saatlik minibüs yolculuğuyla dünyanın en uzun sahiline sahip olan Cox Bazaar’a gittik. Hiç istirahat etmeden Ramu köyündeki İbni Abbas Yetimhanesi’ne vardık. Burası aynı zamanda medrese olarak kullanılıyor. 50’si yetim olan 150 öğrenci burada eğitim görmekte. Binanın küçük olması
sebebiyle, yatakhaneleri aynı zamanda sınıf olarak kullanıyorlar. Yani aynı mekanda hem yatıyorlar hem eğitim görüyorlar hem de yemeklerini yiyorlar. Sıraları, tahtaları hatta yatakları dahi yok. Yetimler kuru betonda incecik bez parçalarının üzerinde uyuyorlar. Yetimlerin yaz kış betonda yattıklarını duyunca şok oluyoruz. Hemen acilen tüm yetimlere yatak ve döşek siparişi verdik. Ayrıca akşamları sivrisineklerden dolayı uyuyamadıklarını öğrenince de her biri için cibindirik alınmasını istedik.
Buradaki çocukların neşe ve coşkusu bizi de heyecanlandırıyor. Sıcak bakışları kalplerimizi ısıtıyor. Sanki bizi daha önceden tanıyor gibiler. Hepsiyle teker teker ilgilenmeye çalışıyoruz. Yatak ve cibindiriklerinin yanı sıra, pantolon, gömlek, takke, defter, kalem ve şeker gibi hediyelerle sevindiriyor ve seviniyoruz. Aldıkları hediyeler ve ilgi karşısında gözlerindeki mutluluk ve yüzlerindeki masum tebessüm her şeye değerdi.
Çok sıcak, çok nemli
Genel olarak muson ikliminin görüldüğü Bangladeş’te, ülkeye düşen yağış miktarı yüksek olduğundan nem oranı yüksekliği, bunaltıcı sıcaklara sebeb olmakta. Kışın sıcaklık 25-26 derece arasında değişirken yazın 40-45 dereceye kadar ulaşıyor. Bunaltıcı nemden dolayı dışarıda ve özellikle de klima veya pervane gibi soğutucu bulunmayan kapalı alanlarda durmak çok zor buralarda.
Yetimhanenin yanındaki caminin 19 tane pervaneye ihtiyacı olduğunu öğreniyoruz. Pervane almaya gücü yetmeyen cemaat, bunaltıcı sıcaktan dolayı rahat ibadet edemediklerini söylüyor. Bunun üzerine hemen pervanelerin siparişini veriyoruz.
Yine aynı köyde bulunan iki aileye dikiş makinası yardımı yaptıktan sonra, burada da su kuyularının dağıtımını yapıp oradan ayrılıyoruz.
Geceyi Cox Baazar’da geçirmek üzere yine yollardayız. Kıyafetlerimiz buradaki insanlara farklı geldiği için bizim müslüman olduğumuzu anlamıyorlar. Bizi siyahlar içinde görünce galiba rahibe sanıyorlar. Müslüman mısınız diye gittiğimiz her yerde soruyorlar. Evet cevabını alınca da hem şaşırıyorlar hem de çok seviniyorlar.
Çaresizliğin içinde süren hayatlar!
Ziyaretimizin dördüncü günündeyiz. İnsanlık dramının yaşandığı kampları gezeceğiz bugün. Zulümden kaçıp Bangladeş’e sığınan, ancak hiçbir hakka sahip olmadan, büyük zorluklarla yaşam mücadelesi veren Arakanlıların öyle bir iki kelimeye sığmayacak bir hayatları var. Onlar hakkındaki yazımı okumak için lütfen buraya tıklayın...
Mültecilerin bulunduğu bölgede 40 tane su kuyusu açmak için gerekli yerlerden izin aldıktan ve kampları gezdikten sonra Ramu köyündeki yetimhane ve camiye tekrar ziyarette bulunuyor ve sipariş vermiş olduğumuz malzemeleri kontrol ediyoruz. 19 pervanenin çoktan alınmış ve takılmış olduğunu gördüğümüzde çok seviniyoruz. Ama bizden daha fazla sevinen cami cemaati, yetimler ve öğrenciler bize teşekkürlerini bildiriyorlar.
İkinci kez gitmemiz hasebiyle yetimler bize daha da yakın davranıyorlar. Onlarla aramızda tarifi mümkün olmayan bir bağ oluşuyor. Hiç ayrılmak istemiyoruz onlardan. Gözlerinin derinliklerine baktığımızda, yüreklerini okuyabiliyoruz! Anlıyoruz ki: onlar da bizim gitmemizi istemiyorlar!
Çok uzaklarda da olsak onları hiç unutmayacağımıza, yardımlarımıza hep devam edeceğimize söz vererek buğulu gözler arasından savrulup gidiyoruz.
Sular altında susuzluk çeken ülke
Bangladeş’e gelir gelmez, ülkenin sular altında olduğunu görmüştüm. Her yerde nehirler küçük göletler vardı. Ve yağmurun da eksik olmadığı bu ülkede nasıl oluyorda susuzluk çekiliyordu anlayamamıştım. Ancak buradaki suların tamamen pis ya da arsenik zehirli olduklarını öğrendik. Temiz su sadece yerin altından belli bir derinlikten çıkartılabiliyormuş. Yani kuyu çalışmalarının yapılması gerekiyor ancak buradaki fakir halkın da buna gücü yetmiyor.
Ertesi gün, buradaki görevimiz bitmiş ilk durağımız olan Dakka’ya dönme vakti gelmişti. Minübüsle gideceğimiz için dönüş yolumuz oldukça uzun olacaktı, yani 7-8 saat kadar. Yolumuz üzerinde bulunan Cox Baazar, Feni ve Comilla bölgelerinde açtırmış olduğumuz su kuyularının bazılarını ziyaret ederek Dakka’ya varmayı planlıyorduk. Aslında açtırdığımız 180 kuyunun hepsininin kontrolünü yapmak istemiştik. Ancak kuyular Bangladeş’in farklı bölgelerinin en ücra köşelerine dek uzandığı için bu kontroller en az iki haftamızı alacaktı. Bizimse o kadar vaktimiz yoktu. Yol boyunca gezdiğimiz su kuyularında gördük ki, kuyular stratejik olarak camilerde, yetimhanelerde, okullarda, insanların sık geçtiği yollarda ve pazar yeri gibi yoğun ihtiyaç yerlerinde açılmış. Çalışmalarımızın amacına en güzel şekilde ulaştığını görmek çok mutlu etti bizleri. Bize verilen emanetlerin, en güzel şekilde değerlendirildiğinin huzuru içerisinde geç vakitte Dakka’ya ulaştık.
Bir insana ışık olabilmek!
Yoğun bir şekilde Dakka’da başlayıp, ülkenin en kuzey ve en güneyinde devam eden proğramımız yine yoğun bir şekilde Dakka’da devam ediyordu.
Bugün, bir yıl içerisinde 3 bin insana ışık olmayı hedeflediğimiz katarakt ameliyatlarına ilk olarak burada başladık. Dakka’daki göz hastanesinde, kimileri yıllarca, kimileri de doğuştan katarakt olan yüzlerce insanla karşılaştık. 50 € gibi küçük bir meblağ ile kurtulunabilecek bir rahatsızlıktan dolayı, çoğu insanın hatta çocuk ve bebeklerin ömür boyu karanlığa mahkum yaşamasını aklım almıyordu. Hayat standartları normal olan bizler bile nerelere vermiyoruz ki 50 €’yu! Bir gün alacağımız bir kıyafetten veya ayakkabıdan, ya da çeşit çeşit yediğimiz yiyeceklerden fedakarlık edip bir insanın, bir çocuğun dünyasını aydınlatabiliriz. Bizi hiç mi hiç etkilemeyecek bu para ile bir insanın hayatı kurtulabilir! Sadece biraz bencillikten kurtulmaya ihtiyacımız var sanırım!
Ameliyat olan insanların vaktimiz olmadığından dolayı sargılarının açılmasına şahit olamadık. Ama ameliyat öncesi ve sonrası o yaptıkları dualar, herşeye bedeldi bizim için. Bir de farklı yerlerden gelen haberler bizleri hem çok duygulandırdı, hem de çok mutlu etti: Mesela iki yaşında ki bir çocuk gözleri açılır açılmaz etraftan çok hep annesine bakmış, saatlerce annesini seyretmiş...
Bir insanın böyle bir şeye vesile olması, dünyada yapabileceği en güzel şeylerden bir tanesi olsa gerek.
Evet, yetim ve öğrencilere yardımla başlayan bu bir haftalık hayır yolculuğumuz, su kuyusu projemizin başarılı bir şekilde tamamlanmasıyla devam etti ve insanlara ümit ışığı olan katarakt ameliyatı ile son buldu.
Hiç bir zaman unutamıyacağım bu şirin ülkeden ayrılırken, kardeşlerimizi yokluk içerisinde bırakıp gelmenin ve daha fazla yardım ulaştıramamanın burukluğu ile dönüyoruz Almanya’ya. Ancak bundan sonra omuzlarımıza yüklenen sorumluluğun bilincini de unutmadan!
Hayırseverlerin yardım ve desteğiyle çok farklı projelerle, daha çok farklı bölgelere WEFA ve onun gibi kuruluşların ulaşması dileği ile...
Diğer yazılar
Etiyopya: açlığın, kuraklığın ve ölümün iklimi















