Tercüman bana teyzenin söylediklerini tercüme ettiğinde gözlerim doldu; bana kendisinin dağın eteğinde oturduğunu, yedi kilometrelik yolu yürüyerek geldiğini, üç saattir burada müslüman kerdeşlerinin gönderdiği etleri beklediğini, bu etleri gönderen kardeşlerine çok dua ve teşekkür ettiğini söylemişti.
Ş. İmatoğlu
Bir WEFA gönüllüsü olarak yaklaşmakta olan Kurban Kampanyası dolayısıyla, bizlerden uzakta ama hep kalbimizde olan, hüzünlerini, acılarını, yüreğimizin taa derinliklerinde hissettiğimiz ancak onlar için fazla bir şey yapamadığımız müslüman kardeşlerimizin bir nebze de olsa yaralarına merhem olmak, onlara yalnız olmadıklarını hissettirmek için WEFA’nın Başkanı Musab Aydın’a her hangi bir ülkeye gitmek istediğimizi söyledik.
Ve cok geçmeden Allah bize bir görev nasip etti. Hem de içimizde hep bir yara olarak kalan, müslümanları senelerdir katledilen ve işkenceye maruz kalan bir ülkeyi, evlad-ı Fatihalar ülkesi Bosna Hersek’i…
Başka bir gönüllü arkadaşla birlikte WEFA’nın organize ettiği minübüsle yolla çıktık Köln sokaklarından.
Çok heyecanlıydık. Çünkü yetimlerin, öksüzlerin, dulların ve şehit ailelerin diyarına biz Avrupa’daki müslümanların kurbanlarını götürecek, onlara yardım elimizi uzatacak ve hayır dualarını alacaktık. Veren el ile alan eli birleştiren bir köprü olacaktık.
Arabayı yolda hiç durdurmak istemiyorduk. Çünkü bizi kendisine çeken öyle bir güç vardi ki önümüzde, yolların nasıl bittiğini anlamıyor gümrükleri teker teker geçiyorduk. Gözümüz bir tek şeyi görmek istiyordu heyecanla; Bosna topraklarını.
Beş ülkeden sonra çok şükür varmak üzereydik bizi bekleyen insanların yanına. Artık bir köprü kalmıştı arada. O köprü de Hırvatistan’la Bosna Hersek gümrüğünün tam ortasıydı. Yavaş yavaş Hırvat gümrüğünden ilerliyorduk Bosna topraklarına doğru.
Evet, nihayet gelmiştik Bosna’ya. Daha girer girmez yanından geçtiğimiz yüzlerce evin hala üzerinde taşıdığı bomba izlerini, kurşun izlerini gördükçe gözlerimiz, içimiz yandı, yüreğimiz burkuldu. Sanki hiç bir ev sağlam kalmamıştı. Birden hüzün ve üzüntü sardı içimizi. Televizyonlarda gördügümüz sahneler geldi gözümüzün önüne. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen savaşın o soğuk yüzü duruyordu adım attığımız her yerde.
Görev yerimiz olan Saraybosna’ya doğru ilerlerken yavaş yavaş minareler görünmeye başladı uzaklardan, heyecanımız daha bir arttı. Onyedi saatlik bir yolculuktan sonra bize verilen adrese yani Sümeyye Vakfı’na vardık. Rahmetli İzzetbegoviç’in kurdurduğu bu vakıf WEFA’nın Bosna’daki partner organizasyonuydu. Bizimle orada ilgilenen vakıf görevlisi bir hanımefendi bize gerekli bilgileri verdikten sonra plan ve proğramlarımızı yaptık ve adını çok duyduğumuz ve görmeyi hep arzu ettiğimiz Baş Çarşı’ya gittik. Öyle güzel ve şirindi ki burası, tipik bir Osmanlı çarşısı. Ünlü Begova Camisi’yle, cana yakın ve konuksever insanlarıyla kendi vatanımızda gibiydik. Buradaki insanlar Türkiyeli müslümanları çok seviyor ve her fırsatta bunu dile getiriyorlardı. Buradaki kısa gezimizden sonra vakfin başkanıyla tanıştık ve proğramımızla ilgili görüşmeler de bulunduk. Önümüzde yoğun bir proğram olduğu için dinlenmek üzere vakfa gittik.
Sabah erkenden Viseko semtindeki büyük baş kurbanların kesildiği mezbahaneye vardık. Her şey olması gerektiği gibiydi ve organize gerçekten çok iyi idi. Kesilen kurbanların etleri dağıtıma uygun biçimde torbalandıktan sonra Sümeyye Vakfı’nın temsilcileriyle buluşup dağıtım yapacağımız bölgelere doğru yola çıktık. Hedefimizde önce Gorajde vardı. Bizi Necat adlı bir Gorajde gazisi karşıladı. Vakarlı duruşuyla bizi çok etkiledi bu insan. Bize savaş dönemini anlattı. Birlikte Sırpların kuşattığı dağlara çıktık. Bu dağlardan şehiri nasıl bombaladıklarını, kendilerinin ne zorluklarla şehiri savunduklarını anlattı bizlere buğulu gözlerle. Hala duran Sırp tanklarını ve uçak savarlarını gördük dağlarda. Daha sonra Gorajde’nin ordu komutanlığını yapan gazinin yanına gittik. Sırplara karşı nasıl savunma yaptıklarını, ne zorluklar yaşadıklarını ondan da dinledik tüylerimiz ürpererek. Hiç unutamadığım şeylerden bir tanesi de kendi icat ettikleri silahları oldu…
Gorajde’nin farklı bölgelerinde dağıtım yaptık. Son bölgeye geldiğimizde bizi bekleyen bir çok insanla karşılaştık. İnsanların çaresizlikleri ve üzüntüleri, savaştan kalma acıları hala gözlerinden okunuyordu. Dağıtıma başladığımızda yaşlı bir teyze yanıma gelerek buz tutmuş elleriyle elimi sıktı ve kurban torbasını alırken bana bir şeyler söyledi. Tercüman bana teyzenin söylediklerini tercüme ettiğinde gözlerim doldu; bana kendisinin dağın eteğinde oturduğunu, yedi kilometrelik yolu yürüyerek geldiğini, üç saattir burada müslüman kerdeşlerinin gönderdiği etleri beklediğini, bu etleri gönderen kardeşlerine çok dua ve teşekkür ettiğini söylemişti.
Oradan döndükten sonra planımızda bir bölge daha kalmıştı. O da en çok katliamların yapıldığı bölge olan Srebrenica idi. Ertesi gün erkenden yola çıktık. Sırp bölgelerinden geçerek yolumuza devam ederken birden kar yağmaya başladı, bir saatin içinde gideceğimiz yollar kapanıverdi. Arabamız yolda kalmıştı ve devam edemiyorduk. Bizi bekleyen insanları düşünüyor ve üzülüyorduk. Kar öyle şiddetle yağıyordu ki devam edemiyeceğimizi anlamış geri dönmeye karar vermiştik. Srebrenica’ya gidemeyişimiz çok üzmüştü bizi. Vakıf’daki görevli arkadaşlar durumu bildirdiler Srebrenica’ya telefonla ve ordaki dağıtımın proğramını degiştirdiler ve bize oraya gitmek nasip olmadı.
Bize verilen görevimizi yerine getirmiştik artık. Misyonumuz olan veren el ile alan eli birleştirmeyi başarmıştık elhamdulillah. Bosna’ yı arkamızda bırakırken büyük bir huzurla dönüyorduk Almanya’ ya.
Bizlere bu büyük görevi nasip ettiği için Allah’a şükrederken, bize bu fırsatı veren WEFA’ya da teşekkür ediyoruz.
WEFA gönüllüsü
Şerafettin İmatoğlu
Diğer yazılar
Bangladeş'e uzanan hayır yolculuğu
Etiyopya: açlığın, kuraklığın ve ölümün iklimi





